NOT: Yazı sahibinden izinsiz kopya yada alıntı yapmayınız.
Yazılar tarih sırasına göre indexlenmiştir.
Bilindiği gibi, geçtiğimiz günlerde Ankara Eymir tatlı su
sisteminde ilginç bir olay yaşanmıştır. Yurdumuzda tatlı su
sistemlerinde meydana geldiğini çeşitli vesilelerle vurgulamaya
çalıştığım kirlenme kökenli ekolojik değişikliklere çarpıcı bir örnek
oluşturan bu balık ölüm olayı, şu olasılıkları gündeme getirmiştir:
1- Olayın gözlendiği tüm
su kütlesini etkileyecek bir toksik maddenin varlığı,
2-Su kütlesinin bu
türlerin yaşamasına elvermeyecek derecede soğumuş/ısınmış olması,
3-Su kütlesinde,
canlıların yaşaması için gerekli yoğunlukta oksijenin bulunmaması.
Edindiğim verilere göre, çeşitli kuruluş laboratuarlarında
su örnekleri ve balıklar üzerinde yapılan analizlerde her hangi bir
toksik maddeye rastlanmadığı gibi, bu balıkları tüketenlerde ve deniz
kuşlarında toksisiteye bağlı bir olguya rastlanmamış oluşu kanımca
birinci varsayımı kendiliğinden ortadan kaldırmıştır.
Edinebildiğim, olay sürecinde yapılan hidrografik
ölçümlerden elde edilen su sıcaklığı ve suda çözünmüş oksijen (DO)
verileri ortalamaları çerçevesince ortaya çıkan verilerden de
görüleceği gibi, olay süresinde bölgenin ortalama su sıcaklığı 21.38ºC
ile 23.01ºC arasında değişmekte olduğu izlenmiştir.
Çeşitli araştırmacıların yaptığı gözlemlere göre, normal
şartlardan en az 8ºC lik ani azalmalar balıklarda ölümcül etki
yapabilmektedir. Bu durumda ikinci varsayımdaki "ani soğuma/ısınma"
olasılığı da söz konusu olamayacaktır.
Sularda oksijenin çözünürlüğü suyun sıcaklığına(TºC)direkt
olarak bağlıdır. Su soğudukça ve yoğunluğu azaldıkça çözünürlük artar.
Bahsi geçen DO değerlerine göre, olması gereken oksijen miktarlarının
bu bölge su kütlesinde % 60.5 ile 77.4 oranında az olduğu saptamasını
yapmak yanlış olmayacaktır.
Bir su kütlesinde balıkların üreme, beslenme gibi fizyolojik
faaliyetlerini rahatça sürdürebilmeleri için gerekli oksijen miktarı 5
mg/l dolayındadır. Bu sınırın altına inildikçe balıkların bu fizyolojik
faaliyetlerinde belirli aksamalar gözlenir.
Normal şartlar altında 3 mg/l nin altında yaşayabilen
balıkların tür sayısı son derece kısıtlıdır ve özel bazı şartlara
bağlıdır.
Ankara Eymir gölünde meydana gelen kütlesel balık ölümü
olayı, kamuoyunda ve gurubumuzda çok değişik şekillerde
değerlendirilmiştir. Elde olan hidrografik ölçümlere bağlı çok kısıtlı
veriler ışığında bile, bu ölüm olayının "boğulma" olduğu kanısını
güçlendiren kanıtlar oluşmuştur. Bu kanıtlara karşın, pek çok kimsenin
balıkların boğulması konusunda bazı şüpheler ileri sürmeleri olasıdır.
Zira,
1) Eymir gölünün
limnolojik ve hidrografik yapısı sonucu 2 - 2.5 mg/l oksijen içeren dip
sularında dahi bazı balık türlerinin yaşadığı bir gerçektir .
2) Ankara eymir gölünde
yıllardan beri, su sıcaklığının belirli bir derecenin altına düşmesi
ile, balıkçılarca "kırgın" veya "Balığın kulağına kar suyu kaçtı"
şeklinde nitelendirilen, özellikle donmaya bağlı lokal/kütlesel balık
ölümleri olduğu bilinmektedir.
Basına yansıyan bilgiler, gurup mailleri içerikleri ve ölmüş
balık tür tespitleri sonucu ortaya çıkan veriler ışığında, zarar gören
balık türlerinin, ekolojik sistemin tüm katmanlarına, yani pelajik,
semi-demersal ve Demersal türlere ait oldukları gözlenmiştir.
Bu durumda olayın yalnızca yüzeysel bir kirlenme olmadığı,
dip balıklarının yanısıra pelajik balıkların da etkilenmesi ile, olayın
tüm su kütlesinde rol oynayan bir etkenden meydana geldiğini
göstermiştir.
Ben bu yazımda balıklarda, ortamdaki oksijen azalması
sonucunda meydana gelen ve "boğulma" olarak ifade edilmiş olan ölümün
nedenleri üzerinde durmak istiyorum.
Oksijen azalması ve balık ölümleri:
Ankara Eymir tatlı su sisteminde olduğu gibi, bir su
kütlesine organik karakterli atıklar her hangi bir arıtma yapılmaksızın
bırakıldığında, belirli bir süre içersinde ortamda bulunan ve organik
materyali oksitleme yolu ile bileşenlerine ayıran mikro-organizmalar
faaliyete geçerler. Bu olaya self-prufikasyon veya kendi kendini arıtma
denir. Bu şekilde doğada meydana gelen arıtma sürecinde, atık içindeki
karmaşık organik moleküllerin basit inorganik moleküllere
dönüşebilmesi, ortamda yeterli miktarda oksijenin bulunmasına bağlıdır.
Bu işlemde, atığın seyreltilmesi, çökelmesi gibi olaylar ve güneş ışığı
da önemli rol oynar.
Greenbank (1945) su kütlesindeki oksijen içeriğinin, bu su
içersinde yaşayan balıklardan pek fazla etkilenmediğini, yani
balıkların oksijenin yitirilmesindeki katkılarının diğer etkenlere
oranla önemsiz olduğunu ortaya koymuştur.
Bir su kütlesinde oksijenin organik materyal ile yitirilmesi
(deoksidasyon) işlemi oldukça yavaş oluşur. Bu nedenle deoksidasyonun
en yüksek düzeyine, atığın bırakılmasından bir süre sonra ulaşılır.
Oksijenin yitirilmesi, atığın ortamdaki su kütlesi ile
karışması sonucunda seyreltilmesi, atığın ve alıcı ortam su kütlesinin
BOD miktarı, organik atığın yapısı, suyun sıcaklığı, bırakılan atığın
toplam miktarı, alıcı ortama oksijen sağlayan akıntılar, dalga
hareketleri ve atmosfer ile madde alış-verişi, suda bulunan
bakterilerin tür ve yoğunluğu gibi pek çok faktörün etkisi altındadır.
Evsel atıkların büyük çoğunluğunu organik maddeler
oluşturur. Bu organik maddelerde en önemli komponent ise, Nitrojenli
(azotlu) bileşikler, özellikle de Amonyaktır. Amonyakın ortamdaki
oksijeni kullanarak Nitrat (NO2) ve Nitrit (NO3)e dönüşmesi ortamdaki
oksijenin yitirilmesinde önemli rol oynar. Su içersine deşarj edilen
organik maddeler ve bunların ayrışmasından meydana gelen metan,
hidrojen sülfür (H2S) de oksijenin yitirilmesine neden olurlar. Organik
atıklar çok değişik kombinasyonlarda karbonhidratlar, yağlar ve nukleik
asitler içerir.
Dugan (1973) insan dışkısından evsel atıklara karışan 90
kadar organik madde saptamıştır. İnsan dışkısında bunlardan ayrı olarak
başta Fekal ve Koliform bakteriler olmak üzere patojenik
mikro-organizmalar, antibiyotikler veya hormonlu bileşikler de
bulunmaktadır. Dışkıda bol miktarda bulunan amonyak, oksijeni
yitirmesinin yanısıra toksik etki de yapmaktadır.
Bir ortama deşarj edilen organik atıklardaki karbonlu
bileşikler en az 15-20 günlük bir sürede ayrıştırılırlar ve bu süre
sonunda bir oksijen minimum düzeyi ve bir karbondioksit (C02) artışı
gözlenir. Daha sonraki dönemde ise, amonyakın nitrit ve nitrata
dönüşmesi nedeni ile ikinci bir minimum oksijen durumu ortaya çıkar.
Özellikle difüz hale getirilerek alıcı ortam olan su
kütlesine püskürtülen ve böylece partiküllere ayrılan organik atıkların
yüz ölçümleri arttığından, suda çözünmüş oksijenin çok daha hızlı
yitirilmesine yol açar. Organik maddelerin ayrışması sürecinde, atık
suyun bırakıldığı "alıcı ortam" daki oksijen içeriği, normal yollardan
buraya ulaşan miktarın çok üzerinde kullanıldığından, bölgede yaşayan
canlı toplumlarını ciddi boyutlarda etkileyen bir oksijen azalmasına
neden olur.
Organik atıkların yarattığı su kirlenmesinin tipik
özellikleri olan oksijen azalması ve karbondioksitin artması, ortamda
yaşayan canlıları ve özellikle de balıkları büyük çapta etkiler ve
balıklarda solungaçlar arasında solunumu sağlayan su akımı hacminin
artmasına neden olur. Bu su içersindeki oksijen yoğunluğunun azalması,
kalbin kan pompalamasını yavaşlatır. Bu ise, solungaçlardan oksijenin
emilmesinin engellenmesine ve balığın hareketini sağlayan kaslara kan
ulaşımının yavaşlamasına ve normal hareketlerin yapılamamasına neden
olur.
Balıklar hareketlerini engelliyen bu olguya karşı bir süre
direnç göstermeye çalışırlar. Ancak, solunum yapılan su kütlesindeki
oksijen miktarı balığın hemostatik mekanizmasını sürdürmeye yetmeyecek
ve taşıyıcı ortam olan kandaki oksijen miktarı da yetersiz olacağından,
balığın standart metabolizması iflas eder.
1946'lardan beri balıkların oksijen gereksinimlerinin en
düşük düzeyleri konusunda bilgiler oluşmaya başlamıştır.
Ellis ve Westfall'in araştırma sonuçlarına göre, sucul
ekosistemlerde çözünmüş oksijenin su organizmaları üzerindeki etkisi,
tek başına büyük bir anlam taşımaz. Zira, çok düşük oksijen
konsantrasyonlarında dahi, bazı aquatik organizmaların yaşamlarını
sürdürebildikleri gözlenmiştir. Oksijen yoğunluğunun aquatik canlılarda
yarattığı etkiler, yaşam için gerekli diğer etkenler ile birlikte göz
önüne alındıklarında anlam kazanmaktadır.
Örneğin çok düşük oksijen konsantrasyonlarında yaşayabilen
balıkların kanlarındaki alyuvarlar(eritrosit)ın miktarı çok fazladır.
Şayet oksijen yoğunluğu yüksek olan sularda yaşayan bir
balık türünü, belirli türlerin rahatça yaşamlarını sürdürebildikleri ve
bu şartlara fizyolojik olarak kendilerini adapte ettikleri düşük
oksijen yoğunluğundaki bir su kütlesine yerleştirecek olursak, sonuç
ölümcül olacaktır.
Yapılan araştırmalar, balık ağırlığı ile oksijen kullanımı
arasında ters bir ilişkinin bulunduğunu ve bu ilişkinin ekspotansiyel
olduğunu ortaya koymuştur.
Bir bölgedeki çözünmüş oksijen içeriğinin Biyolojik Oksijen
İhtiyacı (BOD veya BOİ) yüksek olan organik (örneğin evsel) atıklar ile
azaltıldığı su kütlelerinde, balıklardaki ölümcül etki çok şiddetli
olur. Balık türlerinin ortamdaki oksijen yoğunluğuna karşı
davranışları, ortam şartları kadar türlerin kökenine de bağlıdır.
Deneyler soğuk su formlarının, sıcak su seven formlara
oranla çok daha yüksek miktarda oksijene gereksinim duyduklarını
göstermektedir (Jahoda 1947). Bunun başlıca nedeni, sıcak sularda
oksijenin soğuksulara oranla çok daha az çözünmesinden ve sıcak su
formlarının doğal olarak daha düşük oksijen konsantrasyonlarına uyum
sağlamış olmasından kaynaklanmaktadır.
Çok ender olarak görülmekle birlikte, suda oksijen
içeriğinin çok yüksek miktarlara ulaşması (Süper satürasyon) sonucunda
da, balık ölümleri gözlenebilir. Böyle durumlarda balıkların
solungaçlarındaki kapiler damarların gaz ile bloke olması, yani balığın
ölümü ile sonuçlanan bir gaz ambolisi meydana gelebilir.(Woodbury 1942)
Konuyu özetlemek gerekirse:
1- Ankara Eymir su
sisteminde gözlenen kütlesel balık ölümleri, her vesile ile sürekli
olarak belirtmeye çalıştığım, arıtma yapılmaksızın uygulanan deşarjlar
ve oksijen azalması olgusunun su yüzüne çıkan bir kanıtıdır.
2-Kısıtlı olmakla beraber
ele geçen ölçümler, ifadeler ve gözlemler, olayın meydana geldiği su
kütlesinde, tüm su katmanlarında oksijenin balıkların yaşmasına
elvermeyecek yoğunluğa düştüğünü, bunun sonucunda balıkların oksijen
azlığından boğularak öldüklerini açıkça ortaya koyacak niteliktedir.
3- Söz konusu su
kütlesinde zaman içersinde birikim yapan aşırı miktardaki organik yük
(atıklar), yeni kütlesel ölümlerin oluşmasına elverişli bir ortam
yaratmıştır.
Sonuç olarak gelişen olaya salt bir �oksijen azalması�
olarak bakmak yerine, aquatik ortamları atıklar için �alıcı� ortam
olarak gören zihniyetin, bilimsel ölçümlere bile gerek bıraktırmayacak
kaçınılmaz sonucu olarak balmak gerektir.
İster tatlısu, ister denizel ekosistemler olsun yurdumuzdaki
neredeyse tüm aquatik ortamlar aynı tehdidin altında bulunmaktadır.
Mühim olan haylazı testi kırılmadan dövebilmektir.
Kaynakça:
Artüz,İ. 1988/1989 Cumhuriyet Bilim Teknik.
(Marmara konusundaki çeşitli makaleler)
Artüz,İ. L.Artüz ve B.Artüz 1989. Marmara Denizinde
Meydana gelen Kütlesel Balık Ölüm Olayı Konusunda Rapor.
Marmara ve Boğazları Belediyeler Birliği İstanbul.
Ellis and Westfall 1946. "Determination of Water
Quality" U.S.Fish and Wildlife Serv.Rep.No.9.
Greenbank,J.1945."Limnological conditions in ice-covered
lakes especially as related to winter-kill of fish.
Ecol.Mono. 15.
Dr Werner Ladiges, Dieter Vogt 1998
�DIE SÜSSWASSERFISCHE EUROPAS Paul Parey Verlag
Denizler,Göller veya akarsuların kıyısında yaşayan ilkel
insanlar,diğer canlı türlerin sularda ne şekilde avcılık yaptığını
gözlemleyip öğrendiler.İlkel insanlar henüz tarımı bilmiyorlar ve
ihtiyaçları olan besinleri basitce yaptıkları av araçları ile
avlayabildikleri hayvanlardan,topladıkları meyva ve bitkilerden
sağlıyorlardı.İlkel insanlar için balık elle yakalanmaktan
ibaretti.Daha sonra Neolotik dönemin insanlarına ait kalıntı ve
buluntulardan önceki dönemin insanlarından daha ileri bir noktaya
vardıkları,balık ve hayvansal su ürünleri avcılığında kullanılmak
üzere,taş ve ağaçtan zıpkın ve kakıçlar,ağaç ve diken dallarından
oltalar,kemiklerden zıpkın ucu ve olta iğnesi yaptıkları buluntulardan
anlaşılmıştır.İlk devreye göre el ve ayakla yapılan balık avlarına
karşılık Paleolitik dönemde bilinen tek av aracı zıpkındır.İleri bir
aşama olan zıpkınlar,bir sırığın ucuna sabitlenmiş sivri kemik ve
dikenlerden yapılıyordu.Sonraları dar alanlı sularda balığın yolunu
doğal malzemeyle kesip sıkıştırma ve engellemeyle kaçmalarını önleyerek
kolay avlanma metodlarını buldular,bu usül dalyanların ilk şeklini
oluşturdu diyebiliriz.Önceleri taş,kaya ve topraktan yapılan bu
engellerin taşınma zorluğu nedeniyle,sonraları uzun sırık,saz ve
kamışların birbirine bağlanması ile elde edilen barikatların
kullanılmasına sebeb olmuştur.Bu günkü kaybolmaya yüz tutmuş
dalyanların ilkel halini oluşturmuştur.Çeşitli sepet ve pinterlerin
kökenide aynıdır.
İlk dönemlerde kıyıdan veya sığ sularda,suyun içine girerek
yapılan balıkçılığın önemini kavrayan ve daha uzaklarda avlanma
düşüncesi oluşmasıyla birlikte Neolitik dönemin insanları ağaçların
üstünde sonraki dönemlerde içini oyarak basit kayıklar yaparak
gerçekleştirdiler.O döneme ait bazı kayık kalıntıları içinde ilkel
zıpkın ve oltalarada rastlanmıştır.Ülkemizde geçtiğimiz yıllarda
İzmir�in Ödemiş ilçesindeki Gölcük gölünün suları kuraklık nedeniyle
çekilince,dünyanın en eski kayıklarından biri ortaya çıkmış,Bodrum
Sualtı Arkeoloji Müzesi tarafından koruma altına alınmıştır.Yaşının en
az 2600 yıllık olduğu saptanan kayık,4,5 metre uzunluğunda,65
santimetre eninde,bir ton ağırlığında ve kestane ağacından yapıldığı
belirtilmiştir.
Balıkçılığa ait ilk yazılı kaynaklar,M.Ö.2000 yılına ait
mısır betimleme ve yazıtlarıdır.Bu kaynaklarda Mısırlı balıkçıların
M.Ö.3000 yılından beri kullandıkları düşünülen ağ şekillerinden
bahsedilmekte,adı geçen ağların tarifi bugünkü ığrıp denilen çekme
ağlarının ilk şekilleri oldukları anlaşılmaktadır.Çin kaynaklarında ve
betimlemelerinde,Orta asya Aral havzasında çok eski dönemlere ait
kalıntı ve buluntularada rastlanmıştır.Anadoluda Fenikeliler ve
Romalılar zamanında kabuklu yumuşakçaların avlanılmasına yarayan
algarna ve dreçlerin kullanıldığı bilinmektedir.
Milattan sonraki dönemlerde balıkçılık besin bakımından
deniz kıyısında yaşayan toplumların ilgisini özellikle çekmiştir.İlk
zamanlar balık ticari bir anlam ifade etmemesine rağmen sonraki
dönemlerde bu durum değişmiştir.
Bilimsel anlamda balıkçılık 18.yy.da batıda başlamış,20.yy.
ortalarından sonrada teknolojik gelişme ile birlikte doruk noktasına
ulaşmıştır.Ülkemizde bu manada ilk çalışma 1915 yılında Et Ve Balık
Kurumunun bünyesinde Karekin Deveciyan'ın yayımladığı Balık Ve
Balıkçılık adlı eser ile ilk bilimsel yaklaşımın başlangıcı olmuş.1950
ve 1960 lı yıllar balıkçılık konusunda bilgi birikiminin yoğunlaştığı
yıllar olarak geçmiş,1972 yılında ulusal düzeyde Su Ürünleri Kanunu ile
Tarım Bakanlığı tarafından kanunlaştırılmıştır.Son yıllarda Ülkemizde
Amatör Balıkçılık Derneklerinin kurulması ve aylık dergilerin çıkması
ile gelişimini sürdürmektedir.
Yazı:
Nasuhi ALBULAK
02/Ağustos/2003
- GELİŞMİŞ ÜLKELERDE AMATÖR BALIKÇILIK DÜZENLEME ESASLARI
Avrupa ülkeleri başta olmak üzere, birçok çağdaş
düzeyli ülkede amatör balık avcılığı belirli bir düzenleme getirmek ve kayıt altına
alabilmek amacı ile yasalara bağlanmıştır.
Burada ivedilikle belirtilmesi gereken unsur, amatör balık
avcılığından bahsedilirken ticari balık avcılığının gündem dışı
tutulmaması esasıdır. Balık avcılığı, yani doğal stoklardan faydalanma
tüm gelişmiş ülkelerde bir bütün halinde irdelenmekte ve esaslar
oluşturulurken total stok tesbitleri (survey) esas alınmaktadır.
İnsanların faydalandığı kaynaklar iki türlüdür; bunlardan
ilk kategoriye miktarları sabit olan maden stokları veya fosillerden
oluşmuş yakıtları dahil edebiliriz. Doğaldır ki, bunların miktarları
kullanıldıkça azalırlar. Sakınılmaları da, çok dikkatli olarak
kullanılmaları ve en az savurganlığı yapmak yolu ile, insanlığa
olabilecek en üst düzeyde fayda sağlamalarını temin ile sağlanır.
İkinci kategoriye dahil edebileceğimiz kaynaklar ise,
kendilerini devamlı yenileyebilen kaynaklardır. Bu gibi kaynakları
muhafaza edebilmek için bunları kullanmaktan kaçınmaya, tasarruf etmeye
hiç gerek yoktur ve sadece gelecekte de mümkün olduğunca fazla
yararlanmayı sağlayacak bir şekilde kullanılmaları yeterlidir.
İkinci kategori kaynaklara, su ürünleri stoklarını en iyi
örnek olarak verebiliriz.
Yabanıl av hayvanlarının ve tüm diğer organizmaların
populasyonları, çevreleri ile sürekli bir denge kurma çabasındadırlar.
Her ne sebeple olursa olsun, bir nüfusun kaybı artacak olursa, bununla
dengeli olarak ilaveler de artar ve populasyon yeniden bir denge
oluşturma durumuna gider. İşte organizma populasyonlarının
(biosönozların) bu duyarlığı, ölümün arttırılmasına rağmen belirgin bir
dengenin oluşmasını sağlar. Buna rağmen aşırı bir avcılık, teorik
olarak, bu kritik denge seviyesinden aşağıya indirecek kadar da tesir
edebilir.
Bu esaslara göre, bir populasyonun yeniden dengesini
bulamayacak bir seviyeye indirecek şekildeki problemden çok, insanlığın
en iyi şekilde bu stoktan istifade etmesini sağlamak durumuyla karşı
karşıya kalınmaktadır.
Genellikle sıfır ile, en çok bir değer arasında
değişebilecek olan "avcılık şiddetini" ayar ederek ve kontrol altına
alarak, populasyonun gelecekte de en verimli yararı sağlayabilecek bir
seviyede bulundurulması, modern balıkçılığın tek ve önde gelen
görevidir.
Doğası gereği her ekosistem (Avlak) kendine özgü şartları
bünyesinde barındırdığından, söz konusu uygulamalar ile ilgili temel
kısıtlamaları oluşturan boy, zaman ve miktar düzenlemeleri, bölgeler
bazında ve yöreye özgü şartlar çerçevesince düzenlenmektedir.
Gelişmiş ülkelerde amatör ve ticari kavramlarını
birbirinden ayıran en önemli unsurlarda birisi de, avlanma ekipman ve
metotlarında ortaya çıkmaktadır.
Ticari kesim modern ve efektif metot ve araçları yeğlerken, amatör
zihniyet geleneksel ve hatta antik olarak nitelendirebileceğimiz
metotların süregelmesine, körelmemesine yardımcı olmaktadır.
Üç tarafı 4 farklı karakterdeki denizlerle çevrili olan
yurdumuz, bu farklı sistemlerin içinde yaşayan canlılarla bir cennet
gibidir. Balık avcılığını düzenleyen sirkülerler ise, ne yazık ki, bu
tür çeşitliliğine cevap verecek kapsam ve esnekliği gösterememektedir.
Özellikle geleneksel-alternatif avlanma metotlarının
söz konusu sirkülerde yer bulamaması, Türk balıkçılık geçmişi açısından
üzücüdür. Mesela, tarihsel bir geçmişe sahip ve günümüzde gerektirdiği
ustalık ve zorluğuna karşın, ince bir çalışma gerektiren ve artık
sadece amatör bir zihniyetle uygulanabilecek sepet balıkçılığı,
sirkülerde yer bulamamakta. Her amatörün yemlik balık ihtiyacı için
bulundurduğu basit ağlarının, ciddi bir el emeği gerektiren paraketa
donatmak işleminin, amatör balıkçıya yasaklanmasının açıklanabilir bir
makul sebebi bulunmamaktadır. Doğaldır
ki her türlü düzenleme aksine illegal uygulamalar her konuda önümüze
çıkmaktadır, ancak bunu engellemenin yolu, sadece amatör bir zihniyet
çerçevesince ilerki kuşaklara taşınabilecek değerlerin tümü ile
yasaklanması olmamalıdır. Ciddi ve kapsamlı bir denetleme,
illegalitenin önüne geçmenin gerçek ve temel tek yoludur.
Konu denizlerden iç sulara geldiğinde, hiç bir
uluslararası kriter ile bağdaşmayan, bölgesel,
coğrafi ve kendine özgü farklı çevresel ve ekolojik şartları göz ardı
eden, yurdumuz geneli için yayınlanan
geçmiş sirkülerlere bakıldığında; Türkiye genelindeki avlanabilir orman
içi suların yaklaşık tümü ile (bazıları belirli bölgeleri itibarı ile,
kısmen) avlanmaya yasaklandığı gözükmektedir. Amatör balık avcılığı söz
konusu olduğunda, hiç değilse söz konusu sulak alanların bir kısmının
tekrar gözden geçirilmesinde yarar olduğu aşikardır.
Şöyle ki; Sirküler ekinde (EK-8) bahsi geçen sulak alanlar,
geçmiş senelerde haklı olarak ticari avcılığa kapatılmış alanlardır.
Ancak, son senelerde uygulamaya koyulan Amatör Balıkçılık Düzenleme
Esasları çerçevesince ve söz konusu sirkülerde yer alacak tutarlı ve
çağdaş amatör kurallara uyum içersinde, söz konusu listede adı geçen
birçok sulak alanın sadece rekreatif amaçlı olta balıkçılığına
açılmasında bir sakınca bulunmamaktadır.
Günümüzde Ticari Balık Avcılığını düzenleyen
sirkülerin dışında, bir Amatör balık
avcılığı sirküleri de söz konusu olduğundan ve tüm uygar ülkelerde yer
aldığı gibi Ticari ve Amatör farkı yurdumuzda da oluştuğundan, avlanma
yöntemlerindeki fark gibi, avlaklar bazında da farkların olması
kaçınılmazdır. Bunun en güzel örneğini de senelerdir başarılı olarak
uygulanagelen Yedigöller Milli Parkı oluşturmaktadır. Bilindiği üzere;
bahsi geçen alan, Milli Park statüsündedir. Buna rağmen, (hiç bir
şekilde ticari avcılığa açılamazken) rekreatif amatör balık avcılığı
uygulaması başarı ile sürdürülmektedir.
Sirkülerin Diğer yasaklar: Madde 15 f)Orman içi
sularda amatör balıkçılık yaparken mahalli orman teşkilatından avlanma
fişi alınması zorunludur. Bu fişi almadan balık avlamak amacıyla ormana
girmek ve avlanmak yasaktır. maddesine uyulmak şartı ile (ve/veya
benzer bir düzenleme ile) bazı avlanmanın tamamen ve kısmen yasak
olduğu alanlar yeniden gözden geçirilerek, hiç değilse resmi tatil günleri kişi başına bir olta ile sportif
avcılık yapılması serbesttir şeklinde
bir düzenleme getirilebileceği görülmektedir. Hatta söz konusu alanlar
için, ilgili Bakanlık İl Müdürlüklerinden belirli bir bedel
karşılığında alınabilecek sezonluk avlanma kartları da amatör balık
avcılarının bu alanlara bakım katkısını da oluşturabilecektir.
Ciddi anlamda bir düzenlemeden bahsedilebilen tüm ülkelerde
uygulamalar mikro ölçekli olarak bölgeden sorumlu uzmanların raporları
doğrultusunda, çevresel değişken şartlara bağlı olarak ilan
edilmektedir.
Yurdumuz 814.578km2 yüzölçümü, çeşitli coğrafi farklılıkları
olan bölgeleri ve bu şartlara bağlı farklı iklimsel özellikleri
dolayısı ile, farklı bölgelerde yer alan ve bu şartların farkından
doğan değişik üreme zamanlarına sahip formlarla doludur. İç sularda yer
alan [yüksek irtifalarda yaşaması dolayısı ile özellikle alabalık
(Salmo trutta)]balık türleri için yurt genelinde tek tip bir zaman
kısıtlamasından bahsetmek olanaksızdır. Bu çerçevede, hiç değilse
amatör balık avcılığı için popüler olan bazı balık türleri için
bölgesel üreme zamanlarını baz alacak, bölgesel zaman yasaklarına
gidilmesidir. Halihazırda sirkülerde yer alan tatlısu formu olan
türlerin avlanma zamanlarını oluşturan takvimin, hangi bilimsel
kriterler baz alınarak oluşturulduğu da meçhuldür.
Zaman yasakları kavramı içinde irdelenebilecek bir
ikinci unsur da söz konusu sirkülerin kapsadığı zaman dilimidir. Dinamik bir yapıya sahip olması gereken sirkülerin ana
kapsamındaki ekosistemlerin, hangi bilimsel verileri temel alan
enterpolasyon (projeksiyon) yöntemi ile son zamanlarda bir senelik
periyottan 2 senelik periyota yükseltildiğini anlamak mümkün
olmamaktadır.
Sadece bir örnek olarak ele alındığında; bilindiği üzere,
gerçekte bir kültür balığı olan gökkuşağı alabalığı (Salmo gairdneri)
sağılmaksızın yani yardım almaksızın yumurta dökememektedir. Sularımıza
özgü bir form olmayan bu balık, aşılamalar sonucu ve/veya yoğun olarak
üretildikleri çiftliklerden kaçarak sularımızda yaşama alanı bulmuştur.
Balıklar için öngörülen zaman yasakları, balıkların üreme zamanlarını
baz alan, stokun kullanılabilirliğini arttırmak amaçlı kısıtlamalardır.
Bu çerçevede üreme olanağı bulamayan bu balık için, bir zaman yasağı
koyulması söz konusu olmamalıdır. Buna benzer ortama has olmayan, ancak
belirli amaçlarla ortama salınmış ve/veya yukarıdaki örnekte olduğu
gibi kaçarak üreme imkanı bulmuş olan yeni türlerin de, ciddi bir
düzenleme altında toplanmasında yarar bulunmaktadır.
Özellikle doğal formların söz konusu olduğu rezervuarlarda,
büyüme eğrileri çok güçlü olan gökkuşağı alabalıkları, bu avantajlarını
kullanarak doğal formlara baskın çıkmakta, hatta doğal formların tümü
ile kaybolmasına sebep olmaktadırlar.
Konuya bir örnek olarak alabalık özelinden bakıldığında;
doğal formların bulunduğu sulardan faydalanarak yapılan üretim ve
yetiştiri tesislerinin yer aldığı ekosistemlerde her hangi bir
kısıtlamadan bahsetmek kadar gülünç ve tutarsız bir uygulama
düşünülemez.
Sonuç:
Yukarıda bahsi geçen esaslar, Deutsche Fischerei-Verband
(DFV), Deutschen Anglerverbandes (DAV)-Almanya, Tratado de
Piscicultura.-İspanya, ve International Game Fish Association (IGFA)
USA-İnternasyonal, Federation Quebecoise pour le Saumon Atlantique's
(FQSA) tarafından konulmuş ve halihazırda uygulanan esaslardan ortak
paydalar olarak derlenmiştir.
Buna göre bir karşılaştırma yapıldığında;
- Tüm düzenlemelerde en temel unsuru, zaman yasakları
oluşturmaktadır. Birçok ülke, bizim
kadar bariz farklı mevsim varyasyonlarına sahip olmadığı halde, zaman
yasakları sürekli etütler sonucu, ilgili/görevli birimlerce verilen
raporlar ışığında BÖLGESEL olarak ilan edilmektedir.
- Diğer bir temel unsur ise boy yasakları ile karşımıza
çıkmaktadır. Boy yasaklarında baz alınan değer FAO (Food and
Agriculture Organisation) nun Balık avcılığında sürdürülebilirliğin
esas unsuru, avlanacak türün en az bir sefer döl verebilecek yaşının
üzerinde avlanması esasına dayandırılarak belirlenmektedir.
- Üçüncü ve yukarıdaki son iki madde ile beraber mütaala
edilen düzenleme ise, miktar sınırlamasıdır. Bu da yine FAO nun
esasları çerçevesince Doğadan sadece,
populasyonun olağan dengesi elverdiğince, doğal ölümlerle eksilecek
miktarın avlanabilmesi esasına
dayandırılarak ve bilimsel ölçümler/raporlar esas alınarak
oluşturulmaktadır. Bu da, ister amatör ister ticari amaçlı olsun, her
türlü �sürdürülebilir doğal stok avcılığının temel esasını
oluşturmaktadır.
- Unutulmamalıdır ki;
ister amatör zihniyetle, isterse ticari amaçla avlanılsın,
populasyondan belirli bir miktar canlı eksilmektedir. Bu sebeple ilk
yapılması gereken stokların tesbit edilerek, avlanabilir miktarın ne
kadarının amatörlere ne kadarının profesyonellere tahsis edileceğinin
ortaya konmasında yatmaktadır.
Yukarıda söz edilen maddeler, ülke farkı olmaksızın,
halihazırdaki tüm düzenlemelerin ana hatlarını oluşturmakta, yöre ve
çevresel şartlara bağlı olarak yapılan özel ekler de, ülkeler ve hatta
bölgeler arası farkları oluşturmaktadır.
Zaten düşünüldüğünde de Tür, boy ve zamanla sınırlanmış bir
avcılıkta yapay sınırlamalara gerek olmadığı ortaya çıkacaktır.
Amatör balıkçılığı düzenleyen bir sirkülerin yanısıra,
Ticari avcılığı düzenleyen bir sirküler de söz konusuyken ve ticari
avcılığa açık olan alanlarda ticari
amaçlı herhangi bir miktar sınırlaması olmazken, sadece amatör avcılara
yönelik ve hiç bir zaman uygulanamayan bir miktar yasağı adil
gözükmemektedir. Tüm dünyadaki
uygulamalarında olduğu gibi; takım, boy ve zaman yasakları ile
çerçevelenmiş amatör balık avcısına, ticari avcılığa açık olan
alanlarda miktar kısıtlamasının kaldırılması gerekmektedir.
Su ürünleri avcılığını çağdaş düzeyde düzenlemenin başarıya
ulaşması, deniz/tatlısu ortamında ve doğal dengedeki bu değişimlerin
yakından izlenmesine ve bu nedenle de disiplinler arası koordinasyon ve
kooperasyonun kurulmasına bağlıdır. Asrımız, çevre sorunları denen çok
bilinmeyenli denklemlerin çözümünde multi-disipliner çalışmanın
gereğini ve zorunluluğunu ortaya koymuştur. Bu yazıda yer alan bilgiler
bilmecenin yalnızca bir yönünü ele almaktadır. Artık Bilim ve Teknoloji
dünyasında "one-discipline show" ların çağı gerçekten de kapanmıştır
Yazı:
M. Levent ARTÜZ ( Haziran 2003)
Hidrobiyolog
|