Anılar

 
 


  • M. Hakan BAŞAR

Şu an 33 yaşındayım ve tutkusu olduğum amatör olta balıkçılığına başladığım bundan yaklaşık 26 yıl öncesine geri dönmek istiyorum 6 yaşında ya varım ya yokum. Doğup büyüdüğüm Sinop ili Boyabat İlçesinde kendi halinde eğitimci bir ailenin haylaz ve bir o kadarda yaramaz çocuğu olarak yaşamıma devam ettiğim günlerin birinde sabahın ilk ışıklarını gösterdiği bir anda dedemin beni silkeleyerek uyandırmasıyla ilk balık avı maceram başlamış oldu. Bu dönemde Misinanın-Kancanı n-Kurşunun rengiyle, solucanın kokusuyla,balığında tadıyla tanışmamın benim için önemi ve değeri büyüktür.

Dedemin malzemelerini taşıyarak başladığım balık avı maceralarında dedemden çok şey öğrendim.Kendisi ilçemizde pörü lakabıyla tanınan güzel giyimli tam bir beyefendi görüntüsü çizen bir zat, avlakta da son derece cesur,maceraperest bir kişiydi.İlk zamanlar tamamen dedem tarafından yapılmış el yapımı kancalar ve çuval dikiminde kullanılan naylon kalıp sicimler ve boş ilaç kutularına dökülmüş kurşunlar ve şarap şişelerinde kullanılan mantarları ve kurumuş sazlıklardan kopartılmış kamışlardan yapılmış oltaları kullanmaya başladım.

Dedem her ava gittiğimizde 1-2 tane yayın yakalar sonrada avı bitirir ve geri dönerdik o sırada yakaladın yakaladın yakalayamasam eğer bana hiç fırsat vermez dede bir tanede ben yakalayayım ne olur dememe bakmaz geri dönerdik.Nihayetinde o gün gelmiş ve çatmış gök ırmakta gittiğimiz bir av gününde dedemin her zaman olta attığı bir bir bölgeye ondan önce davranarak oltayı atmış ve ilk yayınımı yakalamış fakat çok korktuğum için oltayı yere atarak dede diye bağırarak yanına koşmuştum.Sonrasında dedemin yardımıyla balığı kıyıya almıştık.Ben daha önceden öğrendim yaa dede en sonunda bende yayın tuttum yaşasın diye sevinirken oda bana sen yayın tutmadın bu kelebek balığı dediğinde hiçbir anlam verememiştim. Onun tuttuğu balığın aynısı idi ama sadece onlardan küçüktü.Dalga geçtiğini düşünerek sadece gülmüştüm ona.Meğerse sonradan öğrendiğime göre küçük yayınlara kelebek denirmiş.Kendi tuttuğu yayınlar çok büyüktü tek kancalı ufak bir kurşunlu olta hazırlayarak yarı beline kadar suya girer ırmak kenarında küntüre diye tabir ettiğimiz yerlere oltayı bırakır saatlerce hareketsiz bir şekilde sabırla bekler ve sonunda kocaman nerdeyse benim boyumda yayınlar çekerdi o yıllar.Yem olarak ta kancaya onlarca solucanı takardı.

Yıllar yılları kovaladı ve ben kendime hep örnek olarak dedemi aldım.O zamanlar dedem küçük bir balık yakaladığında salardı bende salıyorum,çöpleri yakar ve yok ederdi bende yok ediyorum,susuz kaldığımızda bulanık ırmak suyunu bir kapta bekletir içerdik,yada küçük pınarlar keşfederdik,yanımıza giderken bir somun ekmek birkaç domates ve soğan alırdık bunlar bana avlakta öyle tatlı gelirdi ki,dere kenarında büyüyen yemişlerin meyvelerini böğürtlenleri yerdik,ava yürüyerek kimler katederek gider gelirdik.Yıllar su gibi geldi geçti dedem hala sağ ve şu an 88 yaşında ve hala balığa gider ve kendi takımları hala yep yeni gibi durur ama artık balık yakalayamıyor neden biliyormusunuz, öyle büyük çevre katliamları oluyor ki o inanmak istemiyor avlakların ağ, tırıvırı,dinamit bozguncuları tarafından mahvedildiğini, Hala oltasına parmak büyüklüğünde kendi el yapımı kancalarını takıyor 8 kg. lık yayınların hala oralarda bir yerlerde olduğunu düşünüyor..

28.08.2007
M. Hakan BASAR

  • Hikmet SOLAK
Yıllar önceydi Eşim 2. Bebeğimizin doğumundan sonra 1 yıl ücretsiz izin almıştı. Bu nedenle evde yalnız canı çok sıkıldığından onu Izmir'e ailemin yanına yolladım . Yani artık hafta sonları yatılı balığa gitmeme mani bir durumda kalmamıştı. Orhan arkadaşımı eve davet ettim ve balık avı belgeselini birlikte seyredince Orhan bana bunlardan Türkiye'dede var dedi. Bizim dairenin elektrik teknisyenlerinden Süleyman'ın kendi boyundan büyük sazanların arasına yatıp çektirdiği resimden bana söz etti.
Dururmuyum hemen ertesi gün Süleyman'ın yanına damladım, Resmi gördüm. Süleyman 7-8 sazanın arasına yatmış keyifle poz vermişti. Damarlarıma daha o anda bol miktarda adrenalin dolmuştu. Evde bana mani olabilecek kimsede yoktu. O an planımı yaptım en az iki şoför lazımdı derhal bekar asistanlarımdan Zekai Yaman kardeşimi ayarttım , Bizim ikimizi çok kararlı gören Süleyman zaten epeydir Kayınvalidesinden kalan miras hesaplaşması için Divriğine gitmeyi düşünüyordu ama şaraba ve rakıya para yetiremediğinden yo parası bulup gidememişti hemen oda bensiz oralarda başınıza iş gelir diyerek kendini gruba dahil ettik geriye masrafı paylaşacak 2 kişi daha kalıyordu. Bu olay Fakültemizin küçük av camiasında çabuk duyulmuş ve iki arkadaş aradığımızı duyan avcılar Zekainin kışkırtmasıyla birbirlerine sen kılıbıksın gidemezsin diye takılmaya başlamışlardı . Çok geçmeden giderdin gidemezdin iddiası sonucu fakültemiz teknisyenlerinden Ahmet ve Ziya Ekürisi tuzağımıza düşerek gelmeyi kabul ettiler.
Ankara av malzemecilerine anormal boyutlu iğneler özel misinalar sipariş edildi ve Sivas Divriğinden balık çıkmaya başladı haberiyle mayız ayının başında 15 saatlik bir yolculuğa çıkıldı. Yanımıza yakaladığımız balıkları koymak için 6 tane en büyük boy buz kutusu almıştık Yolculuğumuz Sivas'a kadar hayaller ile geçti şakalaştık. Sivasa gelip Hafik yönünden terör açısından güvenli olan yoldan gideceğimize Kangal, Timisi yolundan (harita üzerinde daha kısa görünüyordu ve Süleyman sızmıştı)Divriğine doğru yola çıktık. Biz balıktan başka bir şey görmediğimizden olayın Terör boyutunu hiç düşünmemiştik. 2 saat boyunca karanlıkta bir uçağın rahatça inebileceği genişlikte pırıl pırıl asfalt bir yolda ne karşı yönden gelen ne de bizim istikamette hiç bir araca rastlamadık. Arabayı ben kullanıyordum arabadakiler artık uyumuştu açıkçası çok korkmuştum ancak herhangi bir engelle karşılaşmadan Divriği'ne geldik. Divriğinin girişinde Pusuya yatmış Jandarmaya terörist olmadığımızı ispat edene kadar anamız ağladı. Ancak fakülte sekreterimiz Songül hanımın abisi olan astsubayın nöbet devralıp kimliklerimizi kontrol ederken bizim kardeşinin amiri olduğumuzu öğrenmesiyle kurtulduk. Olayın ciddiyetini o zaman kavradım ama gelmiştik bir kere.

Sabah saat 3 gibi Süleymanın kayınvalidesine en azından arabayı oraya bırakırız diye gittik. Kadın ile Süleyman içeride epey tartıştılar beklenen misafir olmadığımızı derhal anlayıp oradan kalktık Arabayı bırakıp Çaltı ırmağının Fırat nehrine karıştığı noktaya tek ulaşım olan tren istasyonuna gittik. Tren sabah saat 4 gibi geldi. Tıpkı kızılderili - kovboy filmlerindeki gibi ilk ve son vagon tren güvenliği için asker doluydu. benim bu durumdan tedirgin olduğumu gören bir köylü bana korkma beyim bu her iki taraf içinde tek ulaşım yolu diyerek beni teselli etti. yarım saat sonra Çaltı istasyonunda indik.

Çaltı bir zamanlar büyük bir kasaba imiş ama terör yüzünden boşalmış. Istasyondakiler bize yarım saatte bir tren geldiğini demir yolu raylarını takiben gideceğimizi yolda 3 tane 100 metre civarında
tüneli gececeğimizi eğer tren gelirse tünel içinde minber tabir edilen oyuklara girmemizi yada raylar üstüne paralel uzanmamızı söylediler biz önce gülüştük ama ilk tünele girince en imansızımız Süleyman bile imana gelip dua etmeye başladı. Tünel içinde korkunç bir hava akımı oluyor sanki fırtına çıkmış gibi elde pilli fenerler ile tüneli bu ruh hali içinde geçtik bu tünelden 20 metre sonra ikinci bir tünel var. O sırada tren düdüğü duyuldu ama benim asistan Zekai tünele dalmıştı bile. Biz öylece kalakaldık. Tren uzun uzun düdüğünü çala çala gitti. biz peşinden daldık Zekai'den eser yok 35-40 metrelik bu tüneli,de geçtik çıktık hala yok, öbür tünele girince biz gitti çocuk diye ağlamaya başladık tüneli çıktık karşımızda FIRAT, üstündeki köprünün kenarında yangın merdiveni gibi bir yer var oradan Fırat'a iniliyor ve Zekai hala yok Bir ağacın altında oturup ağlaşırken ağaçtan Zekai'nin kahkahası geldi. Indirip hep birlikte dövdük.

Fıratın kenarına indiğimizde gün doğmuştu hemen oltaları yemledik attık daha 3 dk geçmeden 6 -7 kiloluk bir hint sazanı yakalamıştık derken 10 kg lık bir tane daha . Belgesel işe yaramış verilen taktikler tutmuş görünüyordu. Herkes çıtını çıkarmadan büyük bir sessizlikle oltalarını tartıyordu. Ama nafile bütün gün boyu başka balık vurmadı. Bu arada bizi gören 2 köylü ben merhaba der demez kaçıp derhal kayboldular içimden bir anlam verememiştim . Balıklardan ufağını közde pişirip yedik heyecanla gece avını bekliyorduk. Gece çökünce ateş yaktık oltaları ağaçlara bağlayıp zillerini taktık ama çıt yok karnımız acıktı öteki balığı da yedik. Hepimizde o bildik sabaha tutarız umudu vardı. Yol ve günün yorgunluğu üzerimize çökmüştü yatar yatmaz uyumuşum derhal arkadaşlar beni uyandırdı . Horultum dağlarda yankılanıyormuş. Bir süre sonra hepimiz uyandık ama asker dipçiğiyle. Gece asker ateşi görmüş yada kaçan köylüler bizi terörist sanarak haber vermişti. Bir yem olarak asker önüne konulduğumuzu sanan komutan askere gece boyu pusu kurdurmuş sabah tamamımız uyuya kaldığında da bizi basmıştı. Burada kimliğimizi ispat etmemiz zor oldu. Sürekli Ankara'dan buraya balık tutmaya mı geldiniz ? hadi oradan anlamında aynı soru soruluyor ve hareket etmemize elimizi oynatmamıza dahi izin verilmiyordu daha doğrusu mermi ağza sürülü olduğundan biz hareket edecek cesareti bulamıyorduk. Komutan bizim kimlikleri incelerken ben sekreterimiz Songül hanımın abisi ile olan konuşmamızı , Divriği karakolunun gelişimizden haberdar olduğunu söyleyince orayla temas edip bizi
doğrular bilgiyi alınca hem asker hem biz rahat nefes aldık ama komutanları astsubay arkadaş bize uzun uzun sövdü :-))) askerin o bölgeye sessizce yerleşip pusu atması tam 4.5 saatlerini almış. Bölge o kadar sarp ki bir tepeden öbürüne sadece demiryolu köprülerinden yürürseniz gidilebiliyor aksi halde iki tepe arası anormal sarp olduğundan ancak 3-4 saatte gidilebiliyor. Komutan derhal bize o bölgeden uzaklaşmamızı söyledi. Pılıyı pırtıyı toplayıp çaltı istasyonuna aynı tünellerden geçerek ve olayın terör boyutunun önemini bizzat yaşayıp öğrenerek geri döndük.

Peşimizden askerin gelip te bizim sağ döndüğümüzü gören Çaltı istasyonu görevlisi bu sefer bizi özel harekattan falan sandı ve o bölgeyi denetleyen balık avcısı kılığına girmiş görevliler olarak algıladı. Amirim amirim diyerek bize köy tereyağı, bal, sarısı ayrı beyazı ayrı tavalarda pişirilmiş yumurta ve taze süt ve köy ekmeğinden oluşmuş muhteşem bir kahvaltı ikram ederek günün tüm sıkıntısını unutturdu. İlk tren biraz sonra geldi ve Divriğine döndük. Ankara'ya gelinceye kadar ağzımızı bıçak açmadı. 3 gün sonra Süleyman'ın kayınbiraderi Fakülteye ziyaretimize geldi elinde bizden 1 gün sonra Çaltı ırmağının Divriği ilçesi sınırında kalan bölgede daha küçük bir dere içinde kıstırılıp serpme ile avlanmış 45-50 kg gelen dev bir hint sazanı ile çekilmiş bir resim ve ne dese beğenirsiniz hocam yanlış yerde avlanmışsınız...

5-6 gün kadar sonra bir haber ile irkildim ''Çaltı istasyonu bir grup terörist tarafından basıldı. Istasyon amiri ve 1 görevli şehit 3 kişi yaralı'' Hala her yağda yumurta yiyişimde Çaltıdaki o şehidin kahvaltısı aklıma gelir.

Rastgele Hikmet SOLAK (2003)

  • Orhan YILMAZ
Balık var, ancak siz tutamazsınız...!

Tatlı suda yıllarca avladığımız sazan, yayın ve turna dan sonra merak ettiğimiz alabalık avına gitmeye karar verdik.

Tabi o zamanlar şimdiki gibi internet erişimi yok. Bizde sağdan soldan duyduklarımızla olta takımlarımızı hazırlayıp çok sıcak bir Ağustos ! günü ala avına gittik.

Yolculuğumuz sırasında bildik avcı palavralarıyla çok zevkli bir yolculuk sonrası avlak bölgesine saat 08.30 gibi geldik.

Sabahın o saatinde bile ormanın içi felaket sıcak. Şöyle sağa sola baktık bizden başka kimse yok. Kimimiz bir gün önceden topladığı bitkin, solgun solucanları iğnelere takıp oltaları suya atarken kimimizde her attığı ota,yosuna takılan meppsi temizleye, temizleye avlanmaya başladı. Aradan 2 - 2,5 saat geçti tık yok. Artık iyice sıkılıp yok ya.. burada balık yokmuş derken uzaktan bekçi gözüktü.

Yanımıza yaklaştı,

- Galiba balık yok dedik.

Bekçi havanın çok sıcak olmasındanmıdır, elimizde tuttuğumuz 3-3.5 mt lik kalın kalın kamışlardan mı (o zamanlar kim ne anlar deniz kamışından, alabalık kamışından) yada naylon poşette sere serpe uzananan solucanları gördüğün den midir nedir? bizi şöööyle tepeden tırnağa güzelce bir süzdü.

- Var ama siz yakalayamazsınız .

Ortam biranda buz kesti. Yani şimdi oldu mu! biz ne güzel sabahtan beri burada balık yok deyip kendimizi güzelce avuturken. "Var ama siz yakalayamazsınız"

Biz birbirimize şaşkın, şaşkın bakıp niye yakalayamazmışız bile diye soramadan bekçi yanımızdan uzaklaştı.

Bekçi uzaktan kaybolurken hangimiz dedik şimdi hatırlamıyorum. " Hadi be... biz ne balıklar yakaladık ne yapar ne eder buradan da balık alırız" aslında bu hepimizin ortak düşüncesiydi.

Öğlenin sıcağı iyice artmış, ancak bizim içimizdeki balık yakalama arzusu da bir okadar artmıştı. Fakat ne yapsak ne etsek bir türlü oltamıza balık vurmuyordu. Bekçi bizi o kadar hırslandırmıştı ki yemeği bile doğru dürüst yiyemedik.

Bildiğimiz balık akşam üstü yada sabah gün ağarırken avlanılırdı. Sabah avını kaçırdığımıza göre umudumuz akşam üstüne kalmıştı. Hava kararmaya başladı fakat ne gezer çantada bir tek balık bile yok.

Umutsuzca oltalarımızı toplamaya başladık. Her çektiğimiz olta ucundaki iğneden, otlara yosunlara dolanmış soluk, soluk solucanlardan başka bir şey çıkmadı.

Bekçi haklı çıkmıştı; Biz o çok sıcak havada, solgun solucanlarla ve bir türlü yemi uzağa atamadığımız hantal kamışlarla balık tutamamıştık.

İlk balığa gittiğim 1975 yılından bu yana yıllar geçmiş, balık avlarken çok güzel anılarım oldu ama hala hatırladıkça unutamadığım;

" Var ama siz yakalayamazsınız" sözüdür.

Sonraki yıllarda geriye bakıp düşündüğümde bekçiye hak vermiştim.

Alabalık avında olduğu gibi hayattada başarı için; şansın yanında bilgi, beceri ve tecrübe çok önemliydi.

Belkide orada balık yoktu diyenlere not; hayatımın en güzel alabalıklarını orada yakaladım.

Rastgele. Orhan YILMAZ (2003)


  • Kenan ÖZCAN
Kerpeten balığı......

Balık ve olta tutkusu aslında genlerimize kazınmıştı ama imkanlar, ekonomik bağımsızlık vs. konular bizi yıllarca alıkoydu. Nihayet üniversiteyi bitirip de iş hayatına atılınca artık balık günlük hayatımızın bir parçası haline geldi ve hafta sonlarını da iple çeker olduk. İşte tam da bu yılların ilk zamanları... Her hafta sonu Ankara'da Eymir'e gidiyoruz. Turna ile daha tanışmamışız; şeklini bile bilmiyorum. Varsa sazan yoksa kadife bizim için. Hele yaz akşamları bambaşka ; işten çıkar çıkmaz gazlayıp gidiyoruz göl kenarına. Önce şamandıraları sallıyoruz, sonra yandaki restoranda yaptırdığımız köfte ekmeklerimizi yemeye başlıyoruz. Balık da bol o zamanlar Eymirde, 2-3 saatte iki kişi 8-10 balık alıyoruz. Öyle civciv falan da değil; sağlam kiloluk balıklar çıkıyor.

Neyse efendim, bilirsiniz acemi balıkçı onore olmak ister. Biz de çamur kokusundan hayatta yenmeyecek bu balıkları hem kendimiz yiyoruz, hem de sağımızda solumuzda kim varsa ikram ediyoruz. Laf değil adam doyuruyoruz ya artık! Yine bir gün balıktan bahsederken çok yakın bir arkadaşımın annesi takıldı; "bu kadar balığa gidiyorsun, daha bir gün balık yedirmedin bize" diye. Tabi ki hemen atıldım: "Önümüzdeki haftanın hasılatını beraber yiyoruz".

Bir haftayı zar zor geçirip yemeklik kadifeleri tutunca hemen bizim arkadaşı arayıp "yarın balık yiyoruz, annen yemek yapmasın" dedim. Tabi balıkları ertesi güne hazırlayıp hemen derin dondurucuya attım. Burada bir soluk alalım; bilenler bilir kadifede öyle bir deri var ki eli yatkın olanlar çıkan deriden terlik yapabilirler. Tabi ki balığı bu deriyle kızartmak hiç kolay değil; önce derisini yüzmeniz gerekiyor. Ama balık yeni tutulmuşken bu işi yapmaya kalkarsanız deriyle birlikte etler de liğme liğme olduğundan estetik sıfıra iniyor. Aslında becerikli adamlar deriyi iki parmağını kullanarak, koyun yüzer gibi çok güzel çıkarıyorlar ama biz daha beceremiyoruz. Tabi biz de Türk usulü pratik zekamızı kullanıp kendi yöntemimizi geliştirdik o zamanlar: Balıkları hiç temizlemeden, keskin bir bıçakla sırt derisini enseden kuyruğa kadar boydan boya ve bir de galsemanın arkasından boyun kısmından çiziyoruz ve bütün bütün derin dondurucuya atıyoruz. Balıklar dondurucuda kaskatı olunca da dışarı çıkarıyoruz; kestiğimiz derinin ucunu ense kısmından penseyle tutup çekiyoruz. Balık elbisesi çıkartılmış gibi pırıl pırıl kalıyor. Ondan sonra ne yaparsanız yapın artık. İşte arkadaşlara götüreceğim balıkları da böyle hazırlayıp atmıştım dondurucuya.

Ertesi akşam balıkları dondurucudan çıkarıp torbaya doldurdum ve doğru arkadaşlara gittim. Hemen balıkları lavaboya döküp hafifçe buzun çözmesini bekledikten sonra penseyle tutup derileri bütün bütün çıkardım. Bu arada arkadaşın annesi de şaşkın bakışlarla beni izliyor tabi. Neyse efendim daha sonra balıkların filetoları çıkartıldı, kızartıldı, yendi vs. Çayı da içtikten sonra iyi akşamlar deyip ayrıldım.

Aradan epey bir zaman geçti. Biz her zamanki gibi balık maceramıza devam ediyoruz. Neyse yine bir akşam aynı arkadaşın evindeyiz; annesi de bizimle birlikte. Şuydu buydu derken konu yine bizim balıkçılığımıza geldi. Tutuyorduk, tutmuyorduk derken annesi birden atlamasın mı : "Kenan, sen nicedir bize kerpeten balığı getirmez oldun" diye !

Latincesi "Tinca Tinca"; siz "kadife" diye biliyorsunuz ama ben o gün bu gündür "kerpeten balığı" diyorum. Bir gün denkgele 45 kiloluğunu tutar gazete de çıkarsam o zaman hiç şaşırmayın " DEV KERPETEN BALIĞI" manşetine...

Rastgele, Kenan ÖZCAN


  • Tarık ERSAL
Yalnızlık güzel,ancak bazen zor

Anlatacağım anım yalnızlık üzerine. Ustam ve babam Hayrettin ERSAL sağdı. Bana avcılığı hiç anlatmadan, örnek hareketleri ile öğreten gizli ustamdır. O günlerde kalbi rahatsız olduğu için ava gidemiyordu. Vefatına dekte gidemedi. Bir çırak olarak ona güzel balıklar götürmek çok hoşuma giden bir uğraş oluyordu. Avladığım balıkları babamın nezaretinde temizlemem (bu işe çok önem verirdi), onun pişirmesi ve yanında bir duble rakı ile yememiz.. Ustam, benimle paylaştığın her şey için teşekkürler. Ruhun şad olsun.

O yıllar Kurtboğazı Barajı güzel sazan veriyordu. O zamanlar arabam yok.
Kızılcahamam otobüsüne Etlik garajlarından binip, Adnan Beyin çiftliği önünde inerek gölün içindeki eski yolun batık benzinliği hizalarına geldiğimde av yerimde oluyordum. Küspeli olta o zamanlar favoriydi sazan için. Ruhsatsız ve göle çok yakın yapılması nedeniyle yıkılan küçük bir barakanın sundurması da sığınağım oluyordu. Sırt çantamda oltalarım, ekmeğim, iki domates, portatif tavam, bir küçük rakı, gazyağlı gemici fenerim ve elbise torbasından yaptığım yağmurluğum. Başka yiyeceğe gerek yok, balık garanti nasıl olsa. 7-8 küspeli oltam vardı o zamanlar. İnanın 6 veya 7. oltayı atarken ilk attıklarımdan birinin zili çaldığı çok olmuştur. Tavada kullanacağım yağ ve lambam için getirdiğim gazyağını sık dikenli bir bitkinin altında saklardım. Her gittiğimde kullanıp, 3-4 avda bir biteceğine yakın değiştirir, her zaman taşımaktan kurtulurdum. Hemen yazayım, 15-20 cm altı balıklar eğer ağır yara almamışsa suya geri döner, yarası büyük olanlar akşam yemeğim olurdu. Büyükler babama.
Sene 1986 aylardan sanırım eylül. Av arkadaşlarıma ben gidiyorum, var mı gelen dedim. Daha öncede birkaç kez olduğu gibi gelen olmayınca yalnız gittim. Akşamüzeri vardığım av yerime oltalarımı serdim. Bir yandan kampımı kurup, yakacak çalı çırpı toplarken akşam yiyeceğim bir iki balığımı da tuttum. Hava karardı, lambamı yakmışım, balıklar kızarmış, ince ince rakımı yudumluyorum. Bir toz, bir rüzgar, sıkı bir yağmur başladı. O zamanlardan biliyordum ki, yazın av sırasında yağmur yağarsa oltaları 25-30 metreye kadar çekeceksin. Sazan yağmurun kıyıdan getireceği böcek ve taneler için kıyıya yaklaşacak. Oltalarımı kıyıya yakın hale getirdim. Yağmur kesti ancak şimşekler çakmakta, ortalıkta tek canlı yok. Ne oldu, nasıl oldu bilmiyorum. Bir korku sardı tüm bedenimi. Öyle ki ayak parmaklarıma kadar titriyor, elimde bıçak, arkama bakmadan duramıyorum. Birde bunlar yetmezmiş gibi en sağdaki sallama oltamın zili şangırdamaya başladı ve cop suya gitti mi? Balık bayağı güçlü ki zilde suya gitti. Ama nasıl gideceğim o oltanın başına? Kendi kendime yaptığım en ezici konuşma o gün geçti. Gidip o oltayı elinde bıçak olmadan, arkana bakmadan alıp gelmezsen . Tamam mı? Biraz zorlanan ayaklarım yürüdü, bende gittim. Oltayı çektim. O güne kadar tuttuğum en iri aynalı benim ne olduğu belirsiz korkumu aldı gitti. Kıyıdaki tel livarıma taktım. Sabaha kadar sanki o az evvel tiril tiril titreyen ben değilmişim gibi ava devam edip toramanın yanında 5-6 tane daha irice balık ekledim. Sabah oldu gün ağarınca doğru eve. Eve girmeden evvel mahallemizin bakkalına uğrayıp toramanı tarttım. 4.5 kg. çekti. Rahmetli balkonda beni bekliyor. Elimde gördüğü balıklardan ona verdiğim hazzı her halinden anlıyordum. Temizlenip tüm olarak fırına verilince daha da haşmetlenen toraman masada. Diğerleri komşulara dağıtıldı. Babama yaşadığım korkuyu anlattım. Güldü, yalnızlık güzel ama bazen pek zordur, ancak sen yalnızken zoru başardığına göre ben seni merak etmem, sende merak etme,çıtayı kırmadan atlamışsın dedi.
Unutamadıklarımdandı, tüm tecrübelerim gibi paylaşmam gerektiğine inandığım bu anımı da bir çok arkadaşıma anlattım. Sayfamızda da olsun istedim.

Rastgelsin.

 

Tarık ERSAL



  • Mehmet EKİZOĞLU
ESKİ AVCILARA...

Küçükken babamın arkadaşlarından Terzi Akın Amcaya giderdim. Şimdiki gibi hazır giyim yaygın olmadığından çocuk elbiselerimizi de Terzi Akın Amca dikerdi. Tabii provası, kumaş vermesi derken epeyce gidilip gelinirdi. Pantolon dizi tamirleri de cabası... Akın Amca avcıydı. En küçük fırsatta bile soluğu avda alırdı. Dükkanında hep avcı amcalar oturur, gürültülü bir şekilde sohbet ederler, güler eğlenirlerdi.

Akın Amcanın dükkanının duvarları kesilmiş ve teğellenmiş elbiselerin yanısıra keklik, av köpekleri ve avcı resimleri ile süslüydü. Akın Amca mezurasıyla ölçülerimizi alırken, provamızı yaparken benim gözlerim o çekici resimlerde, hayallerim ise onların canlandığı meralarda ve dağlarda dolaşırdı. İşim bitene kadar bir yandan av sohbetini ilgiyle dinler, diğer yandan da tüfek resimlerini inceler, resimlerdeki köpeklerin ağzındaki kuşu alan avcılara gıpta ederdim. Daha sonraları biz hazır giyime alıştık. Akın Amca da önce emekli oldu, dükkanını kapattı, sonra da fazla geçmedi vefat etti.

Babamın diğer bir arkadaşı olan Yavuz Amca babamla birlikte gardiyan olmuştu. Cezaevinde av ve balık avı sohbetleri yapılırdı. O zamanlar küçük olan cezaevi yalnızca ilçeden ve çevre köylerden gelen mahkumları misafir ediyordu. Onlar da çoğunlukla tanıdık olurlardı. Böylelikle uzun günler kah balık ağı veya serpme örerek, kah sohbet edilerek geçirilirdi. Babam da balık ağı örmesini burada öğrenmişti. Haftasonları sanki kendileri mahkummuş gibi soluğu erkenden dağlarda alırlardı. Yavuz Amca da babam gibi sonraları cezaevindeki görevini bırakarak esnaf dükkanını açtı. Meşhur avcı olan babası Nuri Edremitlinin mesleğini yeniden canlandırdı ve ipçi dükkanı işletmeye başladı. O dükkan da çok geçmeden avcıların bir mekanı haline geldi. Yavuz Amca çok edepli, çok usul erkan bilen bir avcıydı. Daha sonra Yavuz Amca birden vefat ettiğinde geride hatırda kalan hoş anılar ve birisi avcı olan güzel evlatlar bıraktı.

Babamın dükkanı ise Aşağı Kahveler mevkiindeydi. Burada bir taraftan bakkal dükkanı işler, diğer taraftan da balıkçılar ve avcılar toplanırdı. Babam ve arkadaşları Büyük Menderes nehrinde ve çevre göllerde balık avcılığı yaparlardı. Topçu Ali Amca, Havacı Ali Dede, Postacı Aslan Amca yakaladıkları yayın balıklarını anlatırken yüzlerindeki heyecan ile hala gözümün önündeler. Babam serpmesini örerken bir yandan da şimdi hepsi rahmetli olan bu balıkçıların, balıkları çalındığı zaman duydukları öfkeyi paylaştığı anları, nehirde belirlenmiş mevkileri birbirlerine tariflerini dünmüş gibi hatırlıyorum. Her olay onların aklına geçmişte yaşadıkları bir hatırayı getirirdi. Kiraladıkları göllerden çıkardıkları ve ancak çuval içinde getirebildikleri büyük sarı sazan balıkları onların motorsikletlerinin arkasında hala iri ağızlarını açıp kapatırken, etraftan dolmaya başlayan kalabalık içinde avcılara karşı hayranlık duyguları uyanırdı.

Onlarla balığa fazla gidemedim, çünkü sabahın çok erken saatlerinde tuzak kurmaya, ağlara bakmaya gidilirdi. Çocuk bünyem hiç bir zaman o saatte kalkıp onlara yetişemezdi. Ancak barikat kuracakları zaman, pinterleri kontrol edecekleri zaman ben de onlara katılır, Aslan Amcanın yüzüşüne hayran kalır, Topçu Alinin şişirilmiş iç lastikle manevralarına şaşırırdım. Pinterlerden çıkan yılan balıklarını karada tutmaya, elimden kayan yılan balıklarını parmağımı solungaçlarına takarak tekrar suya gitmelerini önlemeye çalışırdım.

Yayın balıklarının dükkanımızın önünde tavandan yere kadar uzandığı o gurur anlarını hiç bir zaman unutamam. O akşam muhakkak eski avcılar arasında bunun sohbeti olurdu.

Merhum Yörük Ali Efe çok iyi bir avcıydı. Eski avcılardan İpçi Nuri vefat etti, o da Yenipazarın namlı avcısıydı. Paşa Dede de on yıl kadar önce ebediyete göçtü. Ava gidemediği son zamanlarında bile cebinde iki üç dolu fişek taşırdı. Metin Edremitli avcılık yaparken yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak yakın zamanlarda vefat etti.

Sezon açılırken benim aklıma bu eski avcılar geldi. Onlar da yıllar boyu bu zamanlar kuru ekin tarlalarının kokusunu kokladılar, tüylerin havada uçuşunu izlediler. Köpeklerinin ardında heyecanlara kapıldılar. Gözlerini korkuyla açan balıkları ellerine aldılar. Bu soylu tutkuyu bizlere aşılayarak başka alemlere göçtüler. Onlardan sadece bilgi değil, aynı zamanda ahlakı da miras aldık. Avcılığın töresini bizlere öğrettiler. Ruhları şad olsun.

Bu yazımı eski avcılara adıyorum. Allah hepsine gani gani rahmet eylesin.

Yeni sezonda hepimize rastgele !

 

Mehmet Ekizoğlu (2003 AĞUSTOS)





 


 





 




© Copyright 2002 RASTGELE-DER

Bu sayfalar en iyi Explorer 1024 x 800 çözünürlükte izlenebilir

Sayfa tasarim: Orhan YILMAZ