Şu an 33 yaşındayım ve tutkusu olduğum amatör olta balıkçılığına başladığım bundan yaklaşık 26 yıl öncesine geri dönmek istiyorum 6 yaşında ya varım ya yokum. Doğup büyüdüğüm Sinop ili Boyabat İlçesinde kendi halinde eğitimci bir ailenin haylaz ve bir o kadarda yaramaz çocuğu olarak yaşamıma devam ettiğim günlerin birinde sabahın ilk ışıklarını gösterdiği bir anda dedemin beni silkeleyerek uyandırmasıyla ilk balık avı maceram başlamış oldu. Bu dönemde Misinanın-Kancanı n-Kurşunun rengiyle, solucanın kokusuyla,balığında tadıyla tanışmamın benim için önemi ve değeri büyüktür.
Dedemin malzemelerini taşıyarak başladığım balık avı maceralarında dedemden çok şey öğrendim.Kendisi ilçemizde pörü lakabıyla tanınan güzel giyimli tam bir beyefendi görüntüsü çizen bir zat, avlakta da son derece cesur,maceraperest bir kişiydi.İlk zamanlar tamamen dedem tarafından yapılmış el yapımı kancalar ve çuval dikiminde kullanılan naylon kalıp sicimler ve boş ilaç kutularına dökülmüş kurşunlar ve şarap şişelerinde kullanılan mantarları ve kurumuş sazlıklardan kopartılmış kamışlardan yapılmış oltaları kullanmaya başladım.
Dedem her ava gittiğimizde 1-2 tane yayın yakalar sonrada avı bitirir ve geri dönerdik o sırada yakaladın yakaladın yakalayamasam eğer bana hiç fırsat vermez dede bir tanede ben yakalayayım ne olur dememe bakmaz geri dönerdik.Nihayetinde o gün gelmiş ve çatmış gök ırmakta gittiğimiz bir av gününde dedemin her zaman olta attığı bir bir bölgeye ondan önce davranarak oltayı atmış ve ilk yayınımı yakalamış fakat çok korktuğum için oltayı yere atarak dede diye bağırarak yanına koşmuştum.Sonrasında dedemin yardımıyla balığı kıyıya almıştık.Ben daha önceden öğrendim yaa dede en sonunda bende yayın tuttum yaşasın diye sevinirken oda bana sen yayın tutmadın bu kelebek balığı dediğinde hiçbir anlam verememiştim. Onun tuttuğu balığın aynısı idi ama sadece onlardan küçüktü.Dalga geçtiğini düşünerek sadece gülmüştüm ona.Meğerse sonradan öğrendiğime göre küçük yayınlara kelebek denirmiş.Kendi tuttuğu yayınlar çok büyüktü tek kancalı ufak bir kurşunlu olta hazırlayarak yarı beline kadar suya girer ırmak kenarında küntüre diye tabir ettiğimiz yerlere oltayı bırakır saatlerce hareketsiz bir şekilde sabırla bekler ve sonunda kocaman nerdeyse benim boyumda yayınlar çekerdi o yıllar.Yem olarak ta kancaya onlarca solucanı takardı.
Yıllar yılları kovaladı ve ben kendime hep örnek olarak dedemi aldım.O zamanlar dedem küçük bir balık yakaladığında salardı bende salıyorum,çöpleri yakar ve yok ederdi bende yok ediyorum,susuz kaldığımızda bulanık ırmak suyunu bir kapta bekletir içerdik,yada küçük pınarlar keşfederdik,yanımıza giderken bir somun ekmek birkaç domates ve soğan alırdık bunlar bana avlakta öyle tatlı gelirdi ki,dere kenarında büyüyen yemişlerin meyvelerini böğürtlenleri yerdik,ava yürüyerek kimler katederek gider gelirdik.Yıllar su gibi geldi geçti dedem hala sağ ve şu an 88 yaşında ve hala balığa gider ve kendi takımları hala yep yeni gibi durur ama artık balık yakalayamıyor neden biliyormusunuz, öyle büyük çevre katliamları oluyor ki o inanmak istemiyor avlakların ağ, tırıvırı,dinamit bozguncuları tarafından mahvedildiğini, Hala oltasına parmak büyüklüğünde kendi el yapımı kancalarını takıyor 8 kg. lık yayınların hala oralarda bir yerlerde olduğunu düşünüyor..
28.08.2007
M. Hakan BASAR
Yıllar
önceydi Eşim 2. Bebeğimizin doğumundan sonra 1 yıl ücretsiz izin
almıştı. Bu nedenle evde yalnız canı çok sıkıldığından onu Izmir'e
ailemin yanına yolladım . Yani artık hafta sonları yatılı balığa
gitmeme mani bir durumda kalmamıştı. Orhan arkadaşımı eve davet ettim
ve balık avı belgeselini birlikte seyredince Orhan bana bunlardan
Türkiye'dede var dedi. Bizim dairenin elektrik teknisyenlerinden
Süleyman'ın kendi boyundan büyük sazanların arasına yatıp çektirdiği
resimden bana söz etti.
Dururmuyum
hemen ertesi gün Süleyman'ın yanına damladım, Resmi gördüm. Süleyman
7-8 sazanın arasına yatmış keyifle poz vermişti. Damarlarıma daha o
anda bol miktarda adrenalin dolmuştu. Evde bana mani olabilecek kimsede
yoktu. O an planımı yaptım en az iki şoför lazımdı derhal bekar
asistanlarımdan Zekai Yaman kardeşimi ayarttım , Bizim ikimizi çok
kararlı gören Süleyman zaten epeydir Kayınvalidesinden kalan miras
hesaplaşması için Divriğine gitmeyi düşünüyordu ama şaraba ve rakıya
para yetiremediğinden yo parası bulup gidememişti hemen oda bensiz
oralarda başınıza iş gelir diyerek kendini gruba dahil ettik geriye
masrafı paylaşacak 2 kişi daha kalıyordu. Bu olay Fakültemizin küçük av
camiasında çabuk duyulmuş ve iki arkadaş aradığımızı duyan avcılar
Zekainin kışkırtmasıyla birbirlerine sen kılıbıksın gidemezsin diye
takılmaya başlamışlardı . Çok geçmeden giderdin gidemezdin iddiası
sonucu fakültemiz teknisyenlerinden Ahmet ve Ziya Ekürisi tuzağımıza
düşerek gelmeyi kabul ettiler.
Ankara
av malzemecilerine anormal boyutlu iğneler özel misinalar sipariş
edildi ve Sivas Divriğinden balık çıkmaya başladı haberiyle mayız
ayının başında 15 saatlik bir yolculuğa çıkıldı. Yanımıza yakaladığımız
balıkları koymak için 6 tane en büyük boy buz kutusu almıştık
Yolculuğumuz Sivas'a kadar hayaller ile geçti şakalaştık. Sivasa gelip
Hafik yönünden terör açısından güvenli olan yoldan gideceğimize Kangal,
Timisi yolundan (harita üzerinde daha kısa görünüyordu ve Süleyman
sızmıştı)Divriğine doğru yola çıktık. Biz balıktan başka bir şey
görmediğimizden olayın Terör boyutunu hiç düşünmemiştik. 2 saat boyunca
karanlıkta bir uçağın rahatça inebileceği genişlikte pırıl pırıl asfalt
bir yolda ne karşı yönden gelen ne de bizim istikamette hiç bir araca
rastlamadık. Arabayı ben kullanıyordum arabadakiler artık uyumuştu
açıkçası çok korkmuştum ancak herhangi bir engelle karşılaşmadan
Divriği'ne geldik. Divriğinin girişinde Pusuya yatmış Jandarmaya
terörist olmadığımızı ispat edene kadar anamız ağladı. Ancak fakülte
sekreterimiz Songül hanımın abisi olan astsubayın nöbet devralıp
kimliklerimizi kontrol ederken bizim kardeşinin amiri olduğumuzu
öğrenmesiyle kurtulduk. Olayın ciddiyetini o zaman kavradım ama
gelmiştik bir kere.
Sabah saat 3 gibi Süleymanın
kayınvalidesine en azından
arabayı oraya bırakırız diye gittik. Kadın ile Süleyman içeride epey
tartıştılar beklenen misafir olmadığımızı derhal anlayıp oradan kalktık
Arabayı bırakıp Çaltı ırmağının Fırat nehrine karıştığı noktaya tek
ulaşım olan tren istasyonuna gittik. Tren sabah saat 4 gibi geldi.
Tıpkı kızılderili - kovboy filmlerindeki gibi ilk ve son vagon tren
güvenliği için asker doluydu. benim bu durumdan tedirgin olduğumu gören
bir köylü bana korkma beyim bu her iki taraf içinde tek ulaşım yolu
diyerek beni teselli etti. yarım saat sonra Çaltı istasyonunda indik.
Çaltı bir zamanlar büyük bir kasaba
imiş ama terör yüzünden
boşalmış. Istasyondakiler bize yarım saatte bir tren geldiğini demir
yolu raylarını takiben gideceğimizi yolda 3 tane 100 metre civarında
tüneli
gececeğimizi eğer tren gelirse tünel içinde minber tabir edilen
oyuklara girmemizi yada raylar üstüne paralel uzanmamızı söylediler biz
önce gülüştük ama ilk tünele girince en imansızımız Süleyman bile imana
gelip dua etmeye başladı. Tünel içinde korkunç bir hava akımı oluyor
sanki fırtına çıkmış gibi elde pilli fenerler ile tüneli bu ruh hali
içinde geçtik bu tünelden 20 metre sonra ikinci bir tünel var. O sırada
tren düdüğü duyuldu ama benim asistan Zekai tünele dalmıştı bile. Biz
öylece kalakaldık. Tren uzun uzun düdüğünü çala çala gitti. biz
peşinden daldık Zekai'den eser yok 35-40 metrelik bu tüneli,de geçtik
çıktık hala yok, öbür tünele girince biz gitti çocuk diye ağlamaya
başladık tüneli çıktık karşımızda FIRAT, üstündeki köprünün kenarında
yangın merdiveni gibi bir yer var oradan Fırat'a iniliyor ve Zekai hala
yok Bir ağacın altında oturup ağlaşırken ağaçtan Zekai'nin kahkahası
geldi. Indirip hep birlikte dövdük.
Fıratın kenarına indiğimizde gün
doğmuştu hemen oltaları
yemledik attık daha 3 dk geçmeden 6 -7 kiloluk bir hint sazanı
yakalamıştık derken 10 kg lık bir tane daha . Belgesel işe yaramış
verilen taktikler tutmuş görünüyordu. Herkes çıtını çıkarmadan büyük
bir sessizlikle oltalarını tartıyordu. Ama nafile bütün gün boyu başka
balık vurmadı. Bu arada bizi gören 2 köylü ben merhaba der demez kaçıp
derhal kayboldular içimden bir anlam verememiştim . Balıklardan ufağını
közde pişirip yedik heyecanla gece avını bekliyorduk. Gece çökünce ateş
yaktık oltaları ağaçlara bağlayıp zillerini taktık ama çıt yok karnımız
acıktı öteki balığı da yedik. Hepimizde o bildik sabaha tutarız umudu
vardı. Yol ve günün yorgunluğu üzerimize çökmüştü yatar yatmaz uyumuşum
derhal arkadaşlar beni uyandırdı . Horultum dağlarda yankılanıyormuş.
Bir süre sonra hepimiz uyandık ama asker dipçiğiyle. Gece asker ateşi
görmüş yada kaçan köylüler bizi terörist sanarak haber vermişti. Bir
yem olarak asker önüne konulduğumuzu sanan komutan askere gece boyu
pusu kurdurmuş sabah tamamımız uyuya kaldığında da bizi basmıştı.
Burada kimliğimizi ispat etmemiz zor oldu. Sürekli Ankara'dan buraya
balık tutmaya mı geldiniz ? hadi oradan anlamında aynı soru soruluyor
ve hareket etmemize elimizi oynatmamıza dahi izin verilmiyordu daha
doğrusu mermi ağza sürülü olduğundan biz hareket edecek cesareti
bulamıyorduk. Komutan bizim kimlikleri incelerken ben sekreterimiz
Songül hanımın abisi ile olan konuşmamızı , Divriği karakolunun
gelişimizden haberdar olduğunu söyleyince orayla temas edip bizi
doğrular
bilgiyi alınca hem asker hem biz rahat nefes aldık ama komutanları
astsubay arkadaş bize uzun uzun sövdü :-))) askerin o bölgeye sessizce
yerleşip pusu atması tam 4.5 saatlerini almış. Bölge o kadar sarp ki
bir tepeden öbürüne sadece demiryolu köprülerinden yürürseniz
gidilebiliyor aksi halde iki tepe arası anormal sarp olduğundan ancak
3-4 saatte gidilebiliyor. Komutan derhal bize o bölgeden uzaklaşmamızı
söyledi. Pılıyı pırtıyı toplayıp çaltı istasyonuna aynı tünellerden
geçerek ve olayın terör boyutunun önemini bizzat yaşayıp öğrenerek geri
döndük.
Peşimizden askerin gelip te bizim sağ
döndüğümüzü gören
Çaltı istasyonu görevlisi bu sefer bizi özel harekattan falan sandı ve
o bölgeyi denetleyen balık avcısı kılığına girmiş görevliler olarak
algıladı. Amirim amirim diyerek bize köy tereyağı, bal, sarısı ayrı
beyazı ayrı tavalarda pişirilmiş yumurta ve taze süt ve köy ekmeğinden
oluşmuş muhteşem bir kahvaltı ikram ederek günün tüm sıkıntısını
unutturdu. İlk tren biraz sonra geldi ve Divriğine döndük. Ankara'ya
gelinceye kadar ağzımızı bıçak açmadı. 3 gün sonra Süleyman'ın
kayınbiraderi Fakülteye ziyaretimize geldi elinde bizden 1 gün sonra
Çaltı ırmağının Divriği ilçesi sınırında kalan bölgede daha küçük bir
dere içinde kıstırılıp serpme ile avlanmış 45-50 kg gelen dev bir hint
sazanı ile çekilmiş bir resim ve ne dese beğenirsiniz hocam yanlış
yerde avlanmışsınız...
5-6 gün kadar sonra bir haber ile
irkildim ''Çaltı istasyonu
bir grup terörist tarafından basıldı. Istasyon amiri ve 1 görevli şehit
3 kişi yaralı'' Hala her yağda yumurta yiyişimde Çaltıdaki o şehidin
kahvaltısı aklıma gelir.
Rastgele Hikmet SOLAK (2003)
Balık var, ancak siz tutamazsınız...!
Tatlı suda yıllarca avladığımız sazan,
yayın ve turna dan
sonra merak ettiğimiz alabalık avına gitmeye karar verdik.
Tabi o zamanlar şimdiki gibi internet
erişimi yok. Bizde
sağdan soldan duyduklarımızla olta takımlarımızı hazırlayıp çok sıcak
bir Ağustos ! günü ala avına gittik.
Yolculuğumuz sırasında bildik avcı
palavralarıyla çok zevkli
bir yolculuk sonrası avlak bölgesine saat 08.30 gibi geldik.
Sabahın o saatinde bile ormanın içi
felaket sıcak. Şöyle
sağa sola baktık bizden başka kimse yok. Kimimiz bir gün önceden
topladığı bitkin, solgun solucanları iğnelere takıp oltaları suya
atarken kimimizde her attığı ota,yosuna takılan meppsi temizleye,
temizleye avlanmaya başladı. Aradan 2 - 2,5 saat geçti tık yok. Artık
iyice sıkılıp yok ya.. burada balık yokmuş derken uzaktan bekçi
gözüktü.
Yanımıza yaklaştı,
- Galiba balık yok dedik.
Bekçi havanın çok sıcak
olmasındanmıdır, elimizde tuttuğumuz
3-3.5 mt lik kalın kalın kamışlardan mı (o zamanlar kim ne anlar deniz
kamışından, alabalık kamışından) yada naylon poşette sere serpe
uzananan solucanları gördüğün den midir nedir? bizi şöööyle tepeden
tırnağa güzelce bir süzdü.
- Var ama siz yakalayamazsınız .
Ortam biranda buz kesti. Yani şimdi
oldu mu! biz ne güzel
sabahtan beri burada balık yok deyip kendimizi güzelce avuturken. "Var
ama siz yakalayamazsınız"
Biz birbirimize şaşkın, şaşkın bakıp
niye yakalayamazmışız
bile diye soramadan bekçi yanımızdan uzaklaştı.
Bekçi uzaktan kaybolurken hangimiz
dedik şimdi
hatırlamıyorum. " Hadi be... biz ne balıklar yakaladık ne yapar ne eder
buradan da balık alırız" aslında bu hepimizin ortak düşüncesiydi.
Öğlenin sıcağı iyice artmış, ancak
bizim içimizdeki balık
yakalama arzusu da bir okadar artmıştı. Fakat ne yapsak ne etsek bir
türlü oltamıza balık vurmuyordu. Bekçi bizi o kadar hırslandırmıştı ki
yemeği bile doğru dürüst yiyemedik.
Bildiğimiz balık akşam üstü yada sabah
gün ağarırken
avlanılırdı. Sabah avını kaçırdığımıza göre umudumuz akşam üstüne
kalmıştı. Hava kararmaya başladı fakat ne gezer çantada bir tek balık
bile yok.
Umutsuzca oltalarımızı toplamaya
başladık. Her çektiğimiz
olta ucundaki iğneden, otlara yosunlara dolanmış soluk, soluk
solucanlardan başka bir şey çıkmadı.
Bekçi haklı çıkmıştı; Biz o çok sıcak
havada, solgun
solucanlarla ve bir türlü yemi uzağa atamadığımız hantal kamışlarla
balık tutamamıştık.
İlk balığa gittiğim 1975 yılından bu
yana yıllar geçmiş,
balık avlarken çok güzel anılarım oldu ama hala hatırladıkça
unutamadığım;
" Var ama siz yakalayamazsınız"
sözüdür.
Sonraki yıllarda geriye bakıp
düşündüğümde bekçiye hak
vermiştim.
Alabalık avında olduğu gibi hayattada
başarı için; şansın
yanında bilgi, beceri ve tecrübe çok önemliydi.
Belkide orada balık yoktu diyenlere
not; hayatımın en güzel
alabalıklarını orada yakaladım.
Rastgele. Orhan YILMAZ (2003)
Kerpeten balığı......
Balık ve olta tutkusu aslında
genlerimize kazınmıştı ama
imkanlar, ekonomik bağımsızlık vs. konular bizi yıllarca alıkoydu.
Nihayet üniversiteyi bitirip de iş hayatına atılınca artık balık günlük
hayatımızın bir parçası haline geldi ve hafta sonlarını da iple çeker
olduk. İşte tam da bu yılların ilk zamanları... Her hafta sonu
Ankara'da Eymir'e gidiyoruz. Turna ile daha tanışmamışız; şeklini bile
bilmiyorum. Varsa sazan yoksa kadife bizim için. Hele yaz akşamları
bambaşka ; işten çıkar çıkmaz gazlayıp gidiyoruz göl kenarına. Önce
şamandıraları sallıyoruz, sonra yandaki restoranda yaptırdığımız köfte
ekmeklerimizi yemeye başlıyoruz. Balık da bol o zamanlar Eymirde, 2-3
saatte iki kişi 8-10 balık alıyoruz. Öyle civciv falan da değil; sağlam
kiloluk balıklar çıkıyor.
Neyse efendim, bilirsiniz acemi
balıkçı onore olmak ister.
Biz de çamur kokusundan hayatta yenmeyecek bu balıkları hem kendimiz
yiyoruz, hem de sağımızda solumuzda kim varsa ikram ediyoruz. Laf değil
adam doyuruyoruz ya artık! Yine bir gün balıktan bahsederken çok yakın
bir arkadaşımın annesi takıldı; "bu kadar balığa gidiyorsun, daha bir
gün balık yedirmedin bize" diye. Tabi ki hemen atıldım: "Önümüzdeki
haftanın hasılatını beraber yiyoruz".
Bir haftayı zar zor geçirip yemeklik
kadifeleri tutunca
hemen bizim arkadaşı arayıp "yarın balık yiyoruz, annen yemek yapmasın"
dedim. Tabi balıkları ertesi güne hazırlayıp hemen derin dondurucuya
attım. Burada bir soluk alalım; bilenler bilir kadifede öyle bir deri
var ki eli yatkın olanlar çıkan deriden terlik yapabilirler. Tabi ki
balığı bu deriyle kızartmak hiç kolay değil; önce derisini yüzmeniz
gerekiyor. Ama balık yeni tutulmuşken bu işi yapmaya kalkarsanız
deriyle birlikte etler de liğme liğme olduğundan estetik sıfıra iniyor.
Aslında becerikli adamlar deriyi iki parmağını kullanarak, koyun yüzer
gibi çok güzel çıkarıyorlar ama biz daha beceremiyoruz. Tabi biz de
Türk usulü pratik zekamızı kullanıp kendi yöntemimizi geliştirdik o
zamanlar: Balıkları hiç temizlemeden, keskin bir bıçakla sırt derisini
enseden kuyruğa kadar boydan boya ve bir de galsemanın arkasından boyun
kısmından çiziyoruz ve bütün bütün derin dondurucuya atıyoruz. Balıklar
dondurucuda kaskatı olunca da dışarı çıkarıyoruz; kestiğimiz derinin
ucunu ense kısmından penseyle tutup çekiyoruz. Balık elbisesi
çıkartılmış gibi pırıl pırıl kalıyor. Ondan sonra ne yaparsanız yapın
artık. İşte arkadaşlara götüreceğim balıkları da böyle hazırlayıp
atmıştım dondurucuya.
Ertesi akşam balıkları dondurucudan
çıkarıp torbaya
doldurdum ve doğru arkadaşlara gittim. Hemen balıkları lavaboya döküp
hafifçe buzun çözmesini bekledikten sonra penseyle tutup derileri bütün
bütün çıkardım. Bu arada arkadaşın annesi de şaşkın bakışlarla beni
izliyor tabi. Neyse efendim daha sonra balıkların filetoları
çıkartıldı, kızartıldı, yendi vs. Çayı da içtikten sonra iyi akşamlar
deyip ayrıldım.
Aradan epey bir zaman geçti. Biz her
zamanki gibi balık
maceramıza devam ediyoruz. Neyse yine bir akşam aynı arkadaşın
evindeyiz; annesi de bizimle birlikte. Şuydu buydu derken konu yine
bizim balıkçılığımıza geldi. Tutuyorduk, tutmuyorduk derken annesi
birden atlamasın mı : "Kenan, sen nicedir bize kerpeten balığı getirmez
oldun" diye !
Latincesi "Tinca Tinca"; siz "kadife"
diye biliyorsunuz ama
ben o gün bu gündür "kerpeten balığı" diyorum. Bir gün denkgele 45
kiloluğunu tutar gazete de çıkarsam o zaman hiç şaşırmayın " DEV
KERPETEN BALIĞI" manşetine...
Rastgele, Kenan ÖZCAN
Yalnızlık
güzel,ancak bazen zor
Anlatacağım anım yalnızlık üzerine.
Ustam ve babam Hayrettin
ERSAL sağdı. Bana avcılığı hiç anlatmadan, örnek hareketleri ile
öğreten gizli ustamdır. O günlerde kalbi rahatsız olduğu için ava
gidemiyordu. Vefatına dekte gidemedi. Bir çırak olarak ona güzel
balıklar götürmek çok hoşuma giden bir uğraş oluyordu. Avladığım
balıkları babamın nezaretinde temizlemem (bu işe çok önem verirdi),
onun pişirmesi ve yanında bir duble rakı ile yememiz.. Ustam, benimle
paylaştığın her şey için teşekkürler. Ruhun şad olsun.
O yıllar Kurtboğazı Barajı güzel sazan
veriyordu. O zamanlar
arabam yok.
Kızılcahamam
otobüsüne Etlik garajlarından binip, Adnan Beyin çiftliği önünde inerek
gölün içindeki eski yolun batık benzinliği hizalarına geldiğimde av
yerimde oluyordum. Küspeli olta o zamanlar favoriydi sazan için.
Ruhsatsız ve göle çok yakın yapılması nedeniyle yıkılan küçük bir
barakanın sundurması da sığınağım oluyordu. Sırt çantamda oltalarım,
ekmeğim, iki domates, portatif tavam, bir küçük rakı, gazyağlı gemici
fenerim ve elbise torbasından yaptığım yağmurluğum. Başka yiyeceğe
gerek yok, balık garanti nasıl olsa. 7-8 küspeli oltam vardı o
zamanlar. İnanın 6 veya 7. oltayı atarken ilk attıklarımdan birinin
zili çaldığı çok olmuştur. Tavada kullanacağım yağ ve lambam için
getirdiğim gazyağını sık dikenli bir bitkinin altında saklardım. Her
gittiğimde kullanıp, 3-4 avda bir biteceğine yakın değiştirir, her
zaman taşımaktan kurtulurdum. Hemen yazayım, 15-20 cm altı balıklar
eğer ağır yara almamışsa suya geri döner, yarası büyük olanlar akşam
yemeğim olurdu. Büyükler babama.
Sene
1986 aylardan sanırım eylül. Av arkadaşlarıma ben gidiyorum, var mı
gelen dedim. Daha öncede birkaç kez olduğu gibi gelen olmayınca yalnız
gittim. Akşamüzeri vardığım av yerime oltalarımı serdim. Bir yandan
kampımı kurup, yakacak çalı çırpı toplarken akşam yiyeceğim bir iki
balığımı da tuttum. Hava karardı, lambamı yakmışım, balıklar kızarmış,
ince ince rakımı yudumluyorum. Bir toz, bir rüzgar, sıkı bir yağmur
başladı. O zamanlardan biliyordum ki, yazın av sırasında yağmur yağarsa
oltaları 25-30 metreye kadar çekeceksin. Sazan yağmurun kıyıdan
getireceği böcek ve taneler için kıyıya yaklaşacak. Oltalarımı kıyıya
yakın hale getirdim. Yağmur kesti ancak şimşekler çakmakta, ortalıkta
tek canlı yok. Ne oldu, nasıl oldu bilmiyorum. Bir korku sardı tüm
bedenimi. Öyle ki ayak parmaklarıma kadar titriyor, elimde bıçak,
arkama bakmadan duramıyorum. Birde bunlar yetmezmiş gibi en sağdaki
sallama oltamın zili şangırdamaya başladı ve cop suya gitti mi? Balık
bayağı güçlü ki zilde suya gitti. Ama nasıl gideceğim o oltanın başına?
Kendi kendime yaptığım en ezici konuşma o gün geçti. Gidip o oltayı
elinde bıçak olmadan, arkana bakmadan alıp gelmezsen . Tamam mı? Biraz
zorlanan ayaklarım yürüdü, bende gittim. Oltayı çektim. O güne kadar
tuttuğum en iri aynalı benim ne olduğu belirsiz korkumu aldı gitti.
Kıyıdaki tel livarıma taktım. Sabaha kadar sanki o az evvel tiril tiril
titreyen ben değilmişim gibi ava devam edip toramanın yanında 5-6 tane
daha irice balık ekledim. Sabah oldu gün ağarınca doğru eve. Eve
girmeden evvel mahallemizin bakkalına uğrayıp toramanı tarttım. 4.5 kg.
çekti. Rahmetli balkonda beni bekliyor. Elimde gördüğü balıklardan ona
verdiğim hazzı her halinden anlıyordum. Temizlenip tüm olarak fırına
verilince daha da haşmetlenen toraman masada. Diğerleri komşulara
dağıtıldı. Babama yaşadığım korkuyu anlattım. Güldü, yalnızlık güzel
ama bazen pek zordur, ancak sen yalnızken zoru başardığına göre ben
seni merak etmem, sende merak etme,çıtayı kırmadan atlamışsın dedi.
Unutamadıklarımdandı,
tüm tecrübelerim gibi paylaşmam gerektiğine inandığım bu anımı da bir
çok arkadaşıma anlattım. Sayfamızda da olsun istedim.
Rastgelsin.
Tarık ERSAL
ESKİ AVCILARA...
Küçükken
babamın
arkadaşlarından Terzi Akın Amcaya giderdim. Şimdiki gibi hazır giyim
yaygın olmadığından çocuk elbiselerimizi de Terzi Akın Amca dikerdi.
Tabii provası, kumaş vermesi derken epeyce gidilip gelinirdi. Pantolon
dizi tamirleri de cabası... Akın Amca avcıydı. En küçük fırsatta bile
soluğu avda alırdı. Dükkanında hep avcı amcalar oturur, gürültülü bir
şekilde sohbet ederler, güler eğlenirlerdi.
Akın
Amcanın
dükkanının duvarları kesilmiş ve teğellenmiş elbiselerin yanısıra
keklik, av köpekleri ve avcı resimleri ile süslüydü. Akın Amca
mezurasıyla ölçülerimizi alırken, provamızı yaparken benim gözlerim o
çekici resimlerde, hayallerim ise onların canlandığı meralarda ve
dağlarda dolaşırdı. İşim bitene kadar bir yandan av sohbetini ilgiyle
dinler, diğer yandan da tüfek resimlerini inceler, resimlerdeki
köpeklerin ağzındaki kuşu alan avcılara gıpta ederdim. Daha sonraları
biz hazır giyime alıştık. Akın Amca da önce emekli oldu, dükkanını
kapattı, sonra da fazla geçmedi vefat etti.
Babamın
diğer bir
arkadaşı olan Yavuz Amca babamla birlikte gardiyan olmuştu. Cezaevinde
av ve balık avı sohbetleri yapılırdı. O zamanlar küçük olan cezaevi
yalnızca ilçeden ve çevre köylerden gelen mahkumları misafir ediyordu.
Onlar da çoğunlukla tanıdık olurlardı. Böylelikle uzun günler kah balık
ağı veya serpme örerek, kah sohbet edilerek geçirilirdi. Babam da balık
ağı örmesini burada öğrenmişti. Haftasonları sanki kendileri mahkummuş
gibi soluğu erkenden dağlarda alırlardı. Yavuz Amca da babam gibi
sonraları cezaevindeki görevini bırakarak esnaf dükkanını açtı. Meşhur
avcı olan babası Nuri Edremitlinin mesleğini yeniden canlandırdı ve
ipçi dükkanı işletmeye başladı. O dükkan da çok geçmeden avcıların
bir mekanı haline geldi. Yavuz Amca çok edepli, çok usul erkan bilen
bir avcıydı. Daha sonra Yavuz Amca birden vefat ettiğinde geride
hatırda kalan hoş anılar ve birisi avcı olan güzel evlatlar bıraktı.
Babamın
dükkanı
ise Aşağı Kahveler mevkiindeydi. Burada bir taraftan bakkal dükkanı
işler, diğer taraftan da balıkçılar ve avcılar toplanırdı. Babam ve
arkadaşları Büyük Menderes nehrinde ve çevre göllerde balık avcılığı
yaparlardı. Topçu Ali Amca, Havacı Ali Dede, Postacı Aslan Amca
yakaladıkları yayın balıklarını anlatırken yüzlerindeki heyecan ile
hala gözümün önündeler. Babam serpmesini örerken bir yandan da şimdi
hepsi rahmetli olan bu balıkçıların, balıkları çalındığı zaman
duydukları öfkeyi paylaştığı anları, nehirde belirlenmiş mevkileri
birbirlerine tariflerini dünmüş gibi hatırlıyorum. Her olay onların
aklına geçmişte yaşadıkları bir hatırayı getirirdi. Kiraladıkları
göllerden çıkardıkları ve ancak çuval içinde getirebildikleri büyük
sarı sazan balıkları onların motorsikletlerinin arkasında hala iri
ağızlarını açıp kapatırken, etraftan dolmaya başlayan kalabalık içinde
avcılara karşı hayranlık duyguları uyanırdı.
Onlarla
balığa
fazla gidemedim, çünkü sabahın çok erken saatlerinde tuzak kurmaya,
ağlara bakmaya gidilirdi. Çocuk bünyem hiç bir zaman o saatte kalkıp
onlara yetişemezdi. Ancak barikat kuracakları zaman, pinterleri kontrol
edecekleri zaman ben de onlara katılır, Aslan Amcanın yüzüşüne hayran
kalır, Topçu Alinin şişirilmiş iç lastikle manevralarına şaşırırdım.
Pinterlerden çıkan yılan balıklarını karada tutmaya, elimden kayan
yılan balıklarını parmağımı solungaçlarına takarak tekrar suya
gitmelerini önlemeye çalışırdım.
Yayın
balıklarının dükkanımızın önünde tavandan yere kadar uzandığı o gurur
anlarını hiç bir zaman unutamam. O akşam muhakkak eski avcılar arasında
bunun sohbeti olurdu.
Merhum
Yörük Ali
Efe çok iyi bir avcıydı. Eski avcılardan İpçi Nuri vefat etti, o da
Yenipazarın namlı avcısıydı. Paşa Dede de on yıl kadar önce ebediyete
göçtü. Ava gidemediği son zamanlarında bile cebinde iki üç dolu fişek
taşırdı. Metin Edremitli avcılık yaparken yakalandığı hastalıktan
kurtulamayarak yakın zamanlarda vefat etti.
Sezon
açılırken
benim aklıma bu eski avcılar geldi. Onlar da yıllar boyu bu zamanlar
kuru ekin tarlalarının kokusunu kokladılar, tüylerin havada uçuşunu
izlediler. Köpeklerinin ardında heyecanlara kapıldılar. Gözlerini
korkuyla açan balıkları ellerine aldılar. Bu soylu tutkuyu bizlere
aşılayarak başka alemlere göçtüler. Onlardan sadece bilgi değil, aynı
zamanda ahlakı da miras aldık. Avcılığın töresini bizlere öğrettiler.
Ruhları şad olsun.
Bu
yazımı eski
avcılara adıyorum. Allah hepsine gani gani rahmet eylesin.
Yeni sezonda
hepimize rastgele !
Mehmet Ekizoğlu (2003 AĞUSTOS)